28 Ocak 2009 Çarşamba

yirmibeş yıl sonra bir akşam ilhami çiçek'le | arif ay

Işıklar içinde bir düğün
Düğüm düğüm anılarıyla yılların
Elimden tutuyor akşam
Oğlun Abdurrahman Nuri'yi gördüm ilk kez
Büyümüş dal gibi delikanlı İlhami

Akar gider yaslar da
Yeisler de bilinmez ki
Yolun sonu ışık mı
Karanlık mı

Sürmeseydin akıl atını boşluğa
Hiç olmazsa ümit ederdim
Pendik'ten İlhami Çiçek gelecek diye

Hazan mı sorma
Toprakta yanık türkü buğusu
Cüzzamsa mevsimleri de aştı
Ruhumuz mat
Acımız plastik

Bakıp sığındığın barınaktan
Şu saçma halimize
İyi ki buradayım mı diyorsun
Özledim be kardeş
Kırılsa da baktığın 'o küllî aynalar'
Hâlâ yanar içimde o eski ateş

kırmızı pazar | attilâ ilhan

kız sen burda yeni misin peki leylâ nerde
hani çekirdek gözlü örümcekten korkan
kim ulan beni herkes tanır git patronuna sor
elektrikçi ihsan dedin mi içkide üstüme yoktur

leylâ güzel kızdı ben böyle göz görmedim
sen de güzelsin bak omuzların meselâ
biz elektrikçi kısmı karanlıkla güreşiriz
ölüm tellerde ıslık çalar gözümüz pektir
saçların kendinden mi sarı boyadan mı
öyle örtülü bakma içimi karıştırıyorsun

buranın tesisatını biz yaptık cahid'le beraber
düğmeye şöyle dokun süt gibi aydınlık
cahid askere gitti bak leylâ da gitmiş
geceleri uyku tutmuyor işin yoksa cıgara iç
yıldızlar boğazıma dizili inanmazsın
dilsiz misin nesin bir şey söylesene
istanbul'dan mı geldin yalnız mısın

25 Ocak 2009 Pazar

yenilgi: vicdan ayaklanması > annemiz hacer’e ne kadar da benziyor.


sustuk. çukurlar kazdılar. sustuk. öldürdüler. sustuk. kobay yaptılar bizi. sustuk. yeraltı zenginliklerimiz listesine ölülerimizi de dahil ettiler. sustuk. inançlarımız işgal altına alındı. sustuk. asit kuyuları. sustuk. kör karanlık. sustuk. köpeklik. sustuk. fosfor bombaları. sustuk. çocuklara hediye misket bombaları. sustuk. kalbimiz uğuldadı. sustuk. göğümüz metale büründü. sustuk. susmaktan pes etmedik. pes etmekten yorulmadık. annemiz rosa parks’a kulak vermedik:
“insanlar sürekli o gün yerimi yorgun olduğum için vermediğimi söylüyorlar, ama bu doğru değil. fiziksel olarak yorgun değildim, ya da genelde bir işgünü sonunda olduğumdan daha yorgun değildim. yaşlı da değildim 42 yaşımdaydım. hayır, tek bir yorgunluğum vardı: pes etmekten yorulmuştum.”
pes etmekten yorulmuyoruz anne! bütün otobüslere biniyoruz biz! bütün beyazlara göz kırpıyoruz! el hak şükrediyoruz ki hâlâ yüzüne dua diye sığınabileceğimiz annelerimiz var, ve onlar annemiz hacer’e ne kadar da benziyorlar.

> bir devrimcinin armonikası
umut nasıl var! / azam ali
dideban’dan özgürlük tartışmalarına ‘‘haddi zatında’’ bir katkı / mehmet akdağ
kazanmak, kaybetmek ya da hiç maça çıkmamak / edip hekimoğlu
ön-insanlar toplumu olarak türkiye / serkan ekin

> müfredat
asude zeynep toprak ile söz’leştik
müfredat 2.4

> temrin
rızkolan zehir / yahya kurtkaya
hilal seferleri – golyat: çivi çiviyi söker / mehmet akdağ
kerbela senfonisi ve şiir / leyla marankoz
başını yasladığın gece çözer uykumu / bilal can

yenilgi’den bekleniyorsunuz, zafer sarhoşlarının devirdiği kadehlere inat.

yenilgi.

www.yenilgi.com

.

24 Ocak 2009 Cumartesi

gazze risalesi | cahit koytak


I
Gazzeli Yusuf, oğlum, ben yaşlı Filistin şairlerinden biri.
şiirlerimi Türkçe yazıyor olmama bakma,
yeryüzünün bütün öteki şairleri gibi,
( düzeltiyorum ) yeryüzünün bütün
yufka yürekli şairleri gibi ben de
Filistinliyim on günden beri
ve buram buram Filistin toprağı
kokmaya başladı birden, nasılsa,
benim de kırk yıllık türkülerim,
kasidelerim.

kan, barut ve gözyaşı değil, hayır,
kin, öfke ve intikam hissi de değil, yanlış anlama,
tepeden tırnağa Yakup, tepeden tırnağa Yusuf,
tepeden tırnağa Musa, İsa
ve Muhammet’le dolup taşıyor,
Filistin toprağı gibi, on günden beri
benim de duygularım, düşüncelerim.

nesnesiyle örtüşen bilgiye, hakikat,
nesnesiyle örtüşen duyguya da sezgi
diyorlar ya, filozoflar, Yusuf, oğlum,
bu tanım doğruysa eğer, sezgilerim diyor ki bana,
hiçbir bilgi, hiçbir haber,
rüzgârın bu son on gündür şairlere
ve hamile analara taşıdığı
şu gökçe esin kadar hakikat olamazlar:

evet, her gün onlarca defa katlediyor
Filistin’de peygamber katilleri,
her gün onlarca defa Musa’yı,
onlarca defa İsa’yı, onlarca defa
Muhammed’i katlediyorlar,
ve yakıyorlar İbrahim’i, fosforlu bombalarla,
ama yine aynı Filistin’de her gün
ve her yerinde yeryüzünün,
diriliyor, on günden beri
onlardan yüzlercesi, onlardan binlercesi…

II
Gazzeli Yusuf, oğlum, keder de aynı dili konuşuyor
dünyanın her yerinde,
umut da aynı dili konuşuyor,
tıpkı nefretin ölümün dilini,
sevginin hayatın dilini konuşması gibi,
tarihin her döneminde...

ben, yeryüzünün yaşlı şairlerinden biri,
taşların, otların, kuşların dilini
çözmüş sanırdım kendimi.
ama Gazzeli çocuklar üstüne
insanların kendi diliyle konuşmaya başladığımda
titriyor, boğuklaşıyor sesim
ve orada bombalanan okullardan,
yıkılan hastanelerden, yerle bir edilen
vicdanın yıkıntıları arasından yükselen
katıksız, falsosuz ve Gazze gibi de haklı sesini
çıkarmakta zorlanıyorum, insan yüreğinin.
çıkarsam da, tutturamıyorum rengini, tınısını,
bir ucu insana, öteki tanrıya varan o sesin.
tuttursam da, duyurmakta zorlanıyorum onu,
yeryüzünün öteki çocuklarına.

çünkü bakıyorum, onlardan kimi
kulaklarına kulaklık geçirmiş,
bilmem hangi rakçının
özgürlüğü, demokrasiyi öven
savaş aleyhtarı şarkılarını dinliyor.
dinlesin, diyeceksin,
dinlesin, güzel değil mi, iyi değil mi?

kimi dağlarda koyun, keçi otarıyor,
otarsın, bu da güzel, bu da iyi!
kimi sinemada, kimi luna parkta, kimi okulda,
kimi dileniyor sokakta,
kimi mendil, kimi simit satıyor,
kimi ilahi söylüyor bir tapınakta,
pek azı bilgisayar başında,
pek pek azı da bilgi-hüner peşinde v.b.
bunların hepsi güzel,
hepsi güzel ve iyi,
oyunun, oyun olması için de gerekli.

ama, onlar bu güzel ve olağan işleri yaparken,
Gazze’de, sizin orada, bunların hiç birini
hiç birini yapmanıza izin vermeyen
çocuk katillerini, anne katillerini
ve seni düşündükçe, oğlum,
seni ve kardeşlerini,
ben yeryüzünün hüzün şairi,

sormak geliyor içimden:
biz, bütün bir insanlık,
‘birleşmiş milletler’, birleşmiş mücrimler,
cin taifesi, melek taifesi,
şeytan ve Yüce Tanrı,
hangi oyunu oynuyoruz bu tiyatroda,
hangi oyunu, onlarca yıldır,
hangi oyunu, böyle kan revan içinde?

bu kadar bebek ölüsüyle,
bu kadar çocuk ölüsüyle,
bu kadar anne ölüsüyle,
bu kadar seyirciyle
ve bu kadar sessizlikle…

gökleri dolduran bu sessizlikle,
cenneti, cehennemi, ârafı,
yerin altını, yerin üstünü
kana boyayan bu sessizlikle
hangi oyunu oynuyoruz,
hangi oyunu, tekrar tekrar,
hangi oyunu, bu cehennemde?

III
ben Küçük Asya’nın yaşlı şairi, Yusuf, oğlum,
duyuramıyorum dedim ya,
dünyanın öteki çocuklarına sesimi,
onlara bizim mahalledekiler de dahil.
duyuramıyorum bizimkilere de,
dağ gibi rüyalar, çığ gibi fikirler altında
hep iki büklüm ve soluk soluğa,
sözün yokuşuna, sözün doruğuna
tırmanmayı seven şiirlerimi.

ne zaman şairce bir saflıkla,
‘büyük insanlık ülküsü’diye açsam ağzımı,
sözlerimi alıp götürüyor rüzgâr,
ta Ademle Havva’nın,
tanklardan, panzerlerden, insan safarilerinden uzak,
çapuldan, misyoner endişesinden uzak,
özgürce sevişip koklaştığı
ve cennetin, gökte değil,
yeryüzünde dolaştığı
o bahtiyar günlerde, dölleyerek
bilgi ağacının terennümleriyle sesimi,

günümüzden yüzlerce, belki binlerce yıl öteye,
insanlığın kanla süslü kabile yadigârlarından kurtulup,
şu düşmez kalkmaz devleti,
yıkılmaz kaleleri, aşılmaz kurumları,
şanlı orduları ve süslü bayrakları
kaf dağının öteki tarafında,
masalların zamanında bırakıp, nihaî erginliğe,
yeryüzü toplumuna, yeryüzü insanına
kavuştuğu günlere savuruyor.

yüzlerce, belki binlerce yıl, diyorum ya,
gözünü korkutmasın, bu, senin;
bin yıl dediğimiz süre, ebediyetin yanında
bir gün bile değil.
yüz yıl dediğimizse, bir günün belki
sadece kuşluk vakti.

ve yüz yıl ebediyete göre neyse,
yaşlı ebediyet de,
insanın çamuruna üflenen
tanrısal zamana göre öyle.

ve yıllar bana öğretti, öğrenmen gerekiyor senin de,
büyük düşünceler, büyük planları hilkatin,
çığ gibi yıkılmamak için başına insanlığın,
doruğundan aşağı, dağı tekrar tekrar dolaşan
fazla çiğnenmemiş patikalardan
inerler yamaçlara…

IV
çok acı çektin, Gazzeli Yusuf, oğlum, çok acı çektin
ve bu kadar acı için çok küçük bu ‘Filistin’.
dünyayı iste, bütün bir yeryüzünü,
duvarsız, tel örgüsüz, mayınsız
ve silahsız yeryüzünü, hepimiz için,

çok acı çektin, önce sen çığır bu türküyü!
göğsüne yaslayıp kulağını geleceğin,
önce sen duyur, bu yüceler yücesi ülküyü,
bu en büyük vuruntusunu aklın ve kalbin
ve bir amentüye dönüştür onu!

çok acı çektin, yapabilirsin bunu,
çok acı çektirdik sana, dönüştürebilirsin
dokunduğun her şeyi, her şeyi som altına,
hakkında konuştuğun ya da sustuğun
her fikri, her tezi gökçe bir manifestoya.

çok acı çektin, dönüştürebilirsin,
ip atlarken, sapan atarken ya da uyurken
beşikte, kaldırımda ya da yıkıntıların altında
can veren kardeşlerinin dudaklarında donan kıpırtıyı
büyük insanlık oratoryosuna.

dönüştürebilirsin yoksulların yakarışlarını
tanrının bütün evlerinde
dudaklarda ve yüreklerde kopan,
sonra dalga dalga büyüyen, yayılan
ve tankları, panzerleri önüne katıp götüren,

roketleri, obüsleri, havan toplarını,
insanın beyninden, kalbinden
ve dilinden büyük bütün silahları
ve silah tüccarlarını, silah çetelerini,
devletleri, kaleleri, kodesleri ve kafesleri,

kralları, emirleri, müebbet başkanları
önüne katıp savuran gül fırtınasına.
dönüştürebilirsin bütün acıları,
bütün duaları, bütün çığlıkları,
uyuyanların üstünü örten bir gül tufanına,

açları doyuran, küsleri barıştıran,
evsizlere ev, yarsızlara yar olan
yerle göğü insanın yüreğinde buluşturan
bir gül zamanına, gül umranına,
gül toplumuna, gül insanına.

V
çok acı çektin, yapabilirsin bunu,
çok acı çektirdik sana,
kimse hak etmiş olamaz senden daha fazla
ve hepimizin adına,
konuşmayı Tanrıyla da, tağutla* da!

konuş ve razı olma daha azına,
yeryüzünü iste, yeryüzünün bütün çocukları adına.
konuş ve razı olma, Gazzeli Yusuf, oğlum,
kapısına ‘Filistin Devleti’ yazılı
yeni bir toplama kampına!

bu ‘Devlet’ sözcüğü, ‘Bayrak’ merakı,
haritada gördüğün, bütün o
kanla sulanmış kemik tarlaları
gözünü kamaştırmasın sakın,
yolundan alıkoymasın seni!

o mezarlık parsellerindeki otlar, dikenler,
sınırın iki tarafından toprağa ekilen
gencecik Yusufların,
Yaseflerin teniyle besleniyor,
bunu unutma!

ve her iki taraftan ölenlerin, kucak kucağa
uyuduğu o sınırlarda
önlemek için kucaklaşmasını dirilerin,
dünyanın bütün yoksullarını on yıl doyuracak,
dünyadaki acıyı yarı yarıya azaltacak,

sevgiyi üç katına, belki beş katına çıkaracak,
karakolların yarısını tiyatroya, yarısını kafeye,
hapishanelerin yarısını sinemaya, jimnastik haneye
çevirmeye yetecek kaynaklar harcanıyor her yıl
kahrolası silahlara ve ruhsatlı katillere.

VI
razı olma sınır çekilmesine düşlerimize!
ne düşlerimize, ne başlarımıza,
ne dağlarımıza, ne taşlarımıza!
hepimizin adına sana verilmiş bir fırsat, bu,
razı olma, içerden kuşatılmasına da
dışardan kuşatılmasına da,
insan ruhunun

ve kapatılmasına bir mezar gibi
başka ruhlara, başka hayatlara,
başka oyunlara, başka oyunculara,
büyük düşlere, büyük düşüncelere,
büyük öykülere,
büyük serüvenlere!

‘kurtarıcı’larından çok çekti insanoğlu,
razı olma kurtarmasına seni kimsenin,
razı olma, kümese çevirmelerine ruhunu
‘kurtarıcı ve adamları’nın,
‘başkan ve adamları’nın,
‘kral ve adamları’nın!

doğduğun toprağı seversin, bunu anlarım…
ölünceye kadar emzirip seni
sonunda bağrına basan toprağı
elbette sevmen gerekir, bu sorulur mu,
en az ananı sevdiğin kadar hem de,
bazen daha tutkulu,
bunu anlarım,

ve ananın ismetine, toprağın namusuna,
ulusun onuruna gölge düşürmemek için de,
elbette ölmen gerekebilir, duraksamadan;
bu sorulur mu?

ama, ana sevgisi,
toprak tutkusu
ya da ulus övüncü
ya da bayrak saygısı… tamam, amenna!
ama biraz gösteri, biraz tapınma!
diyen olursa,
ben yokum bunda!

kutsallaştırarak örteriz çünkü,
ve mitleştirerek,
boşa harcadığımız değerleri.

vatanın bütün bir yeryüzü olsun,
Gazzeli Yusuf, oğlum,
bayrağın da gökyüzü senin
ve milletinse, ta Adem’den başlayarak
atan İbrahim gibi,
yolda onurluca yürümesini bilen
tüm adem oğulları.

VII
öyleyse dönüp bakma,
denizi yarıp geçtikten,
ateşi yarıp geçtikten sonra,
kutsal kalıplarla dökülmüş
altın buzağılara,
ipek, keten ya da pamuklu ikonlara
ve bezden küheylanlara!

bunca kurban verdikten sonra,
yalnızca Filistin’i değil, dediğim gibi,
yeryüzünü iste,
sınırlarla bölünmemiş dünyayı,
yerin ve göğün tamamını,
bütün çocuklar için,
bütün yoksullar için!

sınırların olmadığı,
akıldan, gönülden ve dilden başka silahın,
gülden başka merminin
kullanılmadığı,
yalnızca insanın insanı sömürmediği değil,
insanın insanı yönetmediği
dünyayı iste!

peygamberlerin yaptığını yap,
alçak sesle konuş
ve güç istemediğini söyle!

peygamberlerin yaptığını yap,
öleceksen uğruna özgürlüğün,
ne kral, ne melik, ne kayser, ne satrap…
tanrıdan başka mirasçı bırakma özgürlüğe!

çok acı çektin, çok acı çektirdik sana
hepimizin sınavı, bu;
ama sen başlat bu yolculuğu!
sen başlat, insanın önündeki
bu en büyük yürüyüşü,
zirveye doğru!

ve dağı aşmak için, saldırma dağa,
dağın çevresini dolaş,
çiçek toplaya toplaya!

VIII
düş, diyecekler, peşinen bilmen iyi olur,
hayal diyecekler,
ütopya, diyecekler, bütün bunlara.
herkesi dinle sonuna kadar,
ama dinlediğinle kalma,
devam et düş kurmaya.

önce alay konusu,
sonra köyün delisi,
sonra günah keçisi
olsan da aldırma,
devam et düş kurmaya.

düşlerini gece uykuda görenler
gündüzün unuturlar onları;
düşlerini gündüzün kuranlara gelince,
korkulur onlardan**,
kendini söküp yeniden yapmasını bilen
işte böyleleridir,
ve dünyayı değiştirmesini...

insanlık, düşlerin iyisini önüne,
kötüsünü arkasına alarak
yol alıyor düşlerin en büyüğüne,
en gerçeğine doğru.

herkesin iyiliği için büyük
ve yüksek şeyler tasarlayan
bir çırak, bir kalfa***
çıkarmak için üflemedi mi
kara balçığa,
kendi ruhundan, Yüce Sanatçı?

üfledi ve iyi düşler göre göre büyüdü,
o ilk müteal hücre.
büyüdü, bölündü
ve bölüne bölüne
cennete sığmayacak kadar çoğaldı.

çoğaldı ve akıllandı,
daha dipsiz düşler için
inerken yeryüzüne.

IX
silah kimin elinde olursa olsun, sonuçta
ölümü alıp satanların gücünü artırıyor.
yararı yok, bir daha, bir daha denemenin,
büyük aklın, arkasında bıraktığı yolları,
hurdalığa attığı küçük akılları,
çürük hamleleri!

en etkili savunma, sözgelimi,
saldırmak, der, sorsanız, bir silah tüccarına.
ne kadar tutarlı ve ne kadar akıllıca!

oysa, napalm ya da atom silahıyla yarışmak
sığmayacağına göre, ne insan onuruna,
ne yerin hukukuna, ne göğün töresine,
silahlardan arınmak değil midir,
en insanca savunma
ve bu yarışa zorlamak dostu da, düşmanı da?

hakikat gibi çıplak, cesur
ve samimi olmak yani,
hem barışma niyetinde,
hem barış çabasında!

bu durumda da insan ölebilir, kuşkusuz;
ölmek ya da yaşamak…
bugün ölmek
yahut elli yıl sonra,
elbette aynı şey değil, fark var aralarında;

ama iki ölüm de aynı hızla unutulabilir,
bütünün güzelliğine bir şey katmıyorlarsa eğer,
ölümün ve hayatın güzelliğine
bir şey katmıyorlarsa eğer.

X
sonra, şu topluca ağlamalar,
dövünmeler, Yusuf, oğlum,
intikam yeminleri,
düşmanın resmini, büstünü,
postunu yakmalar meydanlarda,
ya da bayrağını…

acını paylaşmak isteyenler,
bunları yapmasınlar, diyemem,
çok ağır, çünkü, verdiği acı,
haklı olmanın yetmemesi
çocukların Gazze’de ölmemesi için.

taşınması zor ve yakıcı, bu gerçeğin.
ve ellerini yakıyor olmalı,
onu akıllarıyla değil,
elleriyle tutmaya kalkışanların.

ve közü tutar tutmaz da, hemen
bırakmaları gerekiyor, doğal olarak;
onunla bir şeyleri yakmaları
sonra tepinmeleri, üzerinde…

ve döküp saçmaları gerekiyor, bazen de,
içlerinde tutmasını bilseler
belki bir fikre, bir çareye
dönüştürebilecekleri
ateşli duyguları, ateşli tepkileri…

yapmasınlar diyemem, acın çok büyük.
ama bunlar, haklılığın gücünden çok,
senin ve dostlarının çaresizliğini
düşündürür düşmana, bence.
Ve Gazze bombalarla dövülürken
kameralarla, monitörlerle,
yanan Gazze’nin ışığında
gece piknik yapamaya gelen
İsralli sivillerin seyir zevkini artırır bir de.

ve sessiz kalmalarını haklılaştırır,
vicdanlarına serpecek su arayan
daha uzaklardaki seyircilerin.

belki daha yakındakilerin de,
Yakub’un öteki oğullarının yani,
Mısırlı, Ürdünlü, Hicazlı
‘üvey’ kardeşlerinin senin…

zafer, düşmanın resmini bulunca, resmini,
postunu bulunca, postunu,
kendisini bulunca da kendisini
yakmak değildir, sanırım, Gazzeli Yusuf, oğlum,

zamanın kapısını açmaktır, zafer,
zamanın kapısını açmak
özgürlüğün ve erdemin önünde,
herkes için ama, ayrım yapmadan,
düşmanların için de,
ve mümkünse onlarla birlikte…

düşmanına ölümü değil, hayatı götür;
böylece, yenilen düşmanın değil,
düşmanlık olsun;

kazanan da dostluk olsun,
ölüleri dirilten dostluk,
ne sen, ne bir başkası...

XI
bu keder ve umut taşıyan rüzgâr,
zeytin ağacının, incir ağacının,
iğde ağacının içinden geçip,
sana getirsin sesimi!

bu keder ve umut taşıyan rüzgâr
Gazzeli çocukların ve annelerin
korkusuz, tasasız gezindiği
has bahçelerin içinden geçip,
sana getirsin sesimi!

bu rüzgâr, Musa’nın, İsa’nın ,
Abu Salma’nın, Mahmut Derviş’in
Roni’nin, Kafka’nın, Edward Sait’in,
yeryüzüne ve gökyüzüne dağılmış
Filistinli çocukların içinden geçip,
sana getirsin sesimi!

bu rüzgâr Sabra ve Şatilla’da katledilen
Yakup’un, Yusuf’un ve Bünyamin’in,
Auscwitz’te yakılan Yakop’un, Yasef’in,
Ve Benjamen’in içinden geçip,
sana getirsin sesimi!

bu rüzgâr, yalnız Filistinlilerle kalmasın,
Serebzenitza’da, uygarlığın gözü önünde
binlercesi toprağa gömülen Bosnalıların,
Amerika’da kökleri kazınan Kızılderililerin,
Küçük Asya’da, yollarda kaybolan Ermenilerin
içlerinden geçip, küllerini, tozlarını
katillerin, azmettiricilerin,
suçu ve delillerini örtüp karartanların
yüzlerine, gözlerine savurup
sana getirsin sesimi!

kitapları karıştırdım, zamanın sayfalarını,
yerin ve göğün arşivlerini,
ölümün parmak izlerini, tozlu raflarda,
bulmak için yerini ve dengini
Gazze’de işlenen toplu cinayetlerin.
diyemem, rastlamadım, bu kadar vahşisine.
sicili çok kabarık çünkü, insanoğlunun,
atası Kabil’den beri, kırdığı kırkı geçmiş,
defalarca kırıp geçirmiş,
kardeşini, komşusunu ya da suç ortağını.
ona kendi zayıflığını, sefilliğini
ya da alçaklığını hatırlatan herkesi…

daha dün, Irak’ta, katledilen bir milyon Yusuf’u
unutmadım, unutur muyum hiç!
Cezair’de katledilen bir buçuk milyonu da,
Balkanlar’da, Vietnam’da, Çeçenistan’da,
Hiroşima ve Nagazaki’de olanları
unutmadım, unutur muyum hiç,
unutulur mu hiç!

siyahî Yusufları, renklerin en yusufunu,
Malcolm X’in, Martin Luther King’in,
Obama’nın atalarını unutur muyum hiç,
( ben unutsam bile, hatırlatır hemen
bana, torunum Mehmet Eren,
ya da ona vekâleten,
annesi ya da babası,
onun, Mountain View’deki
siyah tenli arkadaşlarını,
çekik gözlü arkadaşlarını,
buğday tenli arkadaşlarını.)

hepsinin içinden geçsin öyleyse,
hepsinin içinden, bu deli rüzgâr,
Başkan Obama’nın içinden
geçmeden gelmesin, sözgelimi,
onun kalbinin çevresinde
kırk kez dönüp dolaşsın, aklına geçsin sonra
ve aklını başına getirsin, Amerika’nın.

aklı başına gelince de,
üzerinden postunu çıkarıp, MGM aslanının,
süt dökmüş kedi gibi üç kere acı acı,
ve alçak sesle kükresin Amerika,
bütün bu olup bitenler için, insanlık adına
‘özür diliyor’ gibisine…

ve rüzgâr, bu filmden,
gözlerini silerek çıksın,
sana getirsin sesimi

kefeni, tabutu, mezarı olmayan kalender ölülerin,
benim vatanımdı, senin bayrağındı, ayırmayan,
aldırmayan akıllı delilerin,
ebedî gezginlerin, sürgünlerin,
büyük avarelerin içinden geçip
sana getirsin sesimi!

küflenmiş kitapların, küflenmiş kafaların
müzelerin, mumyaların ve mezarların
millerce uzağından geçip,
sana getirsin sesimi!

sokakta bir yangın, bir facia çıkınca
bazen şairler de fırlarlar ya,
şu benim yaptığım gibi, pijamayla sokağa,
işte bu yaşlı, kaçık şairin yüreğini de
terlik ve pijamayla, Gazze sokaklarını
gezdirip getiren bu şiirsever rüzgâr,
bu aklı başında gözükmeye çalışan,
ama gözyaşlarını tutamayan esinti,
elini kolunu sallayarak herkesin
girip çıkabileceği bu orta halli,
kalender, ‘esnaf işi’
şiirin içinden geçip,
sana getirsin sesimi,
Gazzeli Yusuf, oğlum!

EKLER
1
Gazze’de, dünyanın bu en güzel isimli şehrinde
sabah erken iş başı yaparken ölüm,
burada İstanbul’da,
dünyanın bu en yufka yürekli
ve sulu göz şehrinde,
çarmıhta çivi yarası gibi açılıyor
her gün sabahın gözü.

ve insanlığın körelen vicdanı gibi
kabuk üstüne kabuk bağlıyor
her gün akşamın yarası.

2
ölümün, tanklarla, roketlerle,
silahlı birliklerle talim yaptığı yerde,
asıl hayattır, provasını yapan,
daha geniş bir yol,
daha uzak bir ufuk açmak için
haklıların önünde.

3
tutmak için ağılda,
kurt korkusu içinde
alt alta, üst üste bir arada
kuzularını, Sion tanrısı,
başka vahşet kalmayınca yapacak,
gün gelecek tutup kendi kuzularını
birer birer boğazlayıp
yemeye başlayacak bu gidişle
ağıl kapısının önünde.

ve adına izrael denen
o ‘toplama’ kampında,
o ağılda tutuvermek uğruna,
gün gelecek, kendi gübrelerini
yedirtecek onlara.

o kuzucuklara acı, Gazzeli Yusuf, oğlum,
bilinen, bilinmeyen
bütün acıma biçimlerini öğren
ve bütün kuzuların Gerçek Sahibi için
o kuzucuklara acı!

Yakup oğlu Yusuf’un,
günahkâr kardeşlerine acıyıp da
kanat germesi gibi, mesela,
öykülerin en eskisi, en güzeli
ol Kıssa-yı Yusuf’ta…

4
bu kul işi, çömez işi risalenin,
benzetmek gibi olmasın, hani,
Gazzzeli dostum, ‘Fatiha’sı da şu:

kağıtları karalım ve dünyayı
yeniden paylaşalım, demiyoruz,
doğru koymalıyız davayı:

‘herkes, cennetten çalıp çırptığını’,
demeyelim de, hadi,
‘emanet aldığını’, diyelim,
çıkarıp masaya koysun,

varlığın kolu, kanadı,
ağzı, burnu, gözü, kaşı,
aklı, ruhu, yüreği,
özellikle de ciğerleri
kimdeyse,
çıkarıp yerine koysun…

ve hep birlikte, kardeşçe
yeniden oturalım, varlığın
cömert bir ev sahibi olarak
nimetler taşıyıp duracağı sofraya,
büyük insanlık şöleni için.

* Tağut: Kur’anî bir terim. Azgınlığı, hukuk dışı olanı kural ve sistem olarak dayatan güç
** T.E. Lawrence’in benzer bir sözüne dayanarak
*** ‘Halife’ sözcüğünün Türkçeye geçiş biçimi

taraf, 24 ocak '08

sesleniş | uğur mumcu

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…
Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…
Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’ den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi…

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi…
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi…

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi… Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi…


cumhuriyet, 25 ağustos 1975

22 Ocak 2009 Perşembe

''ve nohut ve ney ve zaman'' -kısa film


george w. bush tarihin çöp sepetine gidiyor! | küresel bak

20 ocak salı '09

Değerli basın emekçileri, değerli dostlar,

ABD Başkanı George W. Bush bugün koltuğunu, seçimleri kazanan Barack Obama’ya bırakacak. Bush, bir soru üzerine, görevi bıraktıktan sonra, yüksek paralar karşılığında seminerlerde konuşmalar yapabileceği cevabını vermiş. Bush, emekliliğin tadını çıkartmaya hazırlanıyor. Bütün dünyanın savaş karşıtları ise onun insanlık ve savaş suçlarını gittiği her yerde yüzüne çarpmaya hazırlanıyoruz.

O Filistin halkının düşmanıdır!
Saldırgan İsrail devleti, kendisini en çok Bush döneminde rahat hissetti. İsrail Lübnan’ı 2006’da bir ay boyunca bombaladı ve yine çoğu sivil, yaklaşık 1200 Lübnanlıyı öldürdü.
Bu katliam karşılığında İsrail’in ABD’den aldığı tek şey, sınırsız destekti.
İsrail, Filistin’i bölen utanç duvarını Bush’un desteğiyle inşa etti. Bush döneminde İsrail Filistin’i defalarca bombaladı. Siviller katledildi, savaş suçları işlendi. Bu suçların gündeme geldiği uluslararası tüm kurullarda İsrail’i ABD korudu.
G. W. Bush, görevini bırakmadan önce suçlarına bir yenisini daha ekledi. İsrail’in vahşi Gazze saldırısını, “Kendini savunma hakkını kullanıyor” diyerek aklamaya çalıştı. Saldırıya oluşan tepki üzerine BM’de gündeme gelen kınama önerisini her zamanki gibi veto etti.
Bush’un kendini savunmadan ne anladığını biliyoruz. ABD 2001 yılından beri Afganistan’da, 2003 yılından beri Irak’ta kendisini “savunuyor”.
Gazze’de çok kısa sürede büyük bir katliam gerçekleşti. 1300 kişi öldü. Bunun üçte biri çocuklar, yaralıların büyük çoğunluğu kadınlar. Onbinlerce Filistinlinin evi yıkıldı. Ateşkesten sonra İsrail ordusunun denetiminde Gazze’ye giren basın, İsrail vahşetinin ne anlama geldiğini görüntüledi. Yıkılmayan hastane, okul yok Gazze’de.

O Afganistan halkının kasabıdır!
11 Eylül’de İkiz Kulelere yapılan saldırıdan çok kısa bir süre sonra Bush liderliğinde ABD Afganistan’a karşı bir intikam işgali başlattı. Afganistan’ı günlerce bombaladı, misket bombaları kullanıldı. Yoksul Afgan halkı, yiyecek paketlerine benzeyen bombalarla kandırıldı ve öldürüldü. Afganistan’da 15 bine yakın sivil öldürüldü. Afganistan yedi yıldır işgal koşullarında yaşıyor.
NATO ABD’nin işgalinin taşeronu gibi çalışarak Afganistan’da savaşıyor.
Ve Afganistan’ı yedi yıldır yakıp yıkma emrini veren G. W. Bush, bugün emekli oluyor!

O Irak halkının katilidir!
Son araştırmalar, Irak’ta 2003 yılından beri bombalarla parçalanarak öldürülen 94 bin ceset olduğunu açığa çıkardı. Irak’ta işgalin kanlı bilançosu çok daha ağır. Beş buçuk yılda Irak’ta işgalin sonucu olarak yaklaşık 2 milyon kişinin öldüğü kabul ediliyor.
Irak’ta bölge ve şehir isimleri, Felluce gibi, Samara gibi, artık Bush’un emriyle işlenen kitlesel katliamları hatırlamak için kullanılıyor.
Ebu Garip ise tüm dünyada insanları utanç içinde bırakan işkence görüntüleriyle, Bush’un Irak işgalinin iç yüzünün açığa çıkartan bir simge haline geldi.
Öldürülen 2 milyon Iraklının önemli bölümünü çocuklar, kadınlar ve yaşlılar oluşturuyor.
Irak’ta toplumsal yapı, eğitim ve sağlık hizmetler, tüm altyapı hizmetleri Saddam Hüseyin döneminden daha da gerilemiş durumda.
Bush’un meriyle başlayan işgalden beri, Irak, nüfusu azalan bir ülke durumunda. Milyonlarca Iraklı Irak’ı terk etti. Irak’ın kültürü, tarihi yağmalandı.

O yalancıların başıdır!
Bush, önce Afganistan’a ardından Irak’a saldırırken daha sonra açığa çıkan çok kesin yalanlar söyledi. “El Kaide’yi çökertmek”, “Demokrasi taşımak”, “Kadınları özgürleştirmek”, “Kitle imha silahlarını yok etmek” gibi yalanlar, işgalin ilk yıllarında açığa çıktı.
Bush, daha sonra itiraf etti: Bazı bilgiler maalesef yanlış veya yanıltıcı, istihbaratlar yönlendirici ve abartılıydı. Yani savaşın ve işgalin bütün bahaneleri yalandı. Özgürlük ve demokrasi vaadi yalandı. Kitle imha silahları yalandı. Irakta yoktu ama ABD depolari kitle imha silahlarıyla doluydu.
Bush, Afganistan ve Irak’ta kitle imha silahlarını, savaşlarda kullanımı yasaklanmış olan kimyasal, fosforlu silahları kullandı. Felluce saldırısında kimyasal silahların kullanıldığı açığa çıktı.
O demokrasi düşmanı bir ırkçıdır!
Bush, ABD’deki neo-conların sözcüsü olarak, dev şirketler adına dünya hegemonyası için verilen savaşta ırkçılığıyla, demokrasi düşmanlığıyla, saldırgan emperyalizmin baş temsilcisi oldu.
Bush Irak ve Afganistan’a, ABD’nin dünya hegemonyasını garantiye almak için saldırdı. Her türlü uluslararası hukuku ve insan hakkını bu yüzden çiğnedi. Bu yüzden, emperyalizmin simgesi haline geldi.

O bir savaş suçlusudur!
Bush döneminde uygulanan saldırgan ve ırkçı politikalar halkların direnişi karşısında mağlup ve teşhir oldu. Çünkü dünya halkları Afganistan ve Irak işgaline en baştan itibaren karşı çıktılar. Başta ABD, tüm ülkelerde büyük bir savaş karşıtı hareket doğdu. Bush hiçbir zaman işgal politikalarını meşrulaştıramadı. Bush’u destekleyen ülkeler birbiri ardından işgalin ortağı olmaktan vaz geçti. ABD Ortadoğu’da, Afganistan ve Irak’ta yalnızlaştı.
Bush’un yardakçıları devrildiler, seçimleri kaybettiler.
Latin Amerika’da esen demokratik rüzgar ABD’nin dünya hegemonyası planlarını daha da bozdu. Savaş skandalları Bush’un en yakınındaki isimlerin teker teker istifa etmesine neden oldu.
Ne Afganistan ne Irak, Bush’a teslim olmadı. Lübnan İsrail’e teslim olmadı. İsrail, tarihinde ilk kez askeri bir yenilgi aldı. ABD ise, Irak’ta tümüyle başarısız oldu.
Bush ise, yalancılığı, emperyalist kibir ve ikiyüzlülüğü, üç kağıtçılığı, kitlesel cinayetleri, ekonomik krizleri, idam severliği ifade eden, itibarı en düşük başkan olarak tarihin çöp tenekesine gitmeye hazırlanıyor.
Ama Bush karşısında çok büyük küresel eylemler örgütleyen, içine milyonlarca insanı çeken savaş karşıtı hareket Bush’u savaş suçlusu ilan etti. Bu suç ömür boyu onun peşinde olacak.
Bush savaş ve insanlık suçlarından yargılanana kadar onun peşini bırakmayacağız.

Değerli basın emekçileri, değerli dostlar,
Bush’un işgal politikalarına Ortadoğu halklarının tepkisi, son gidişinde Iraklı bir gazeteci tarafından kafasına atılan ayakkabı ile simgeleşti. Utanmadan Irak’ta basın açıklaması yapan Bush’a ayakkabısını fırlatan Iraklı gazeteci El Zayid, Bush’un bütün böbürlenmelerini sona erdirdi.
Gösterdiği tepki ile bütün dünyanın takdirini kazanan El Zayid, şimdi Irak’ın kukla hükümetinin tehdidi ve baskı altında. Biz Türkiyeli savaş karşıtları olarak, El Zayid’in siyasi sığınmacı olarak Türkiye’ye davet edilmesini istiyoruz.
Bugün tarihin çöp sepetine giden Bush’un ardından teneke çalarken, burada bulunan herkesi El Zayid’in simgesel eylemini şimdi burada tekrarlamaya davet ediyoruz.
İşte ayakkabılar, işte G. W. Bush’un yüzsüz yüzü.
Bush’un savaş ve insanlık suçlarını unutmayacağız…
Onun dünyaya yaptıklarını unutmayacağız…

Bush; Irak’taki, Afganistan’daki, Filistin’deki işgaldir.
Bush, Ebu Garip'tir, Guantanamo'dur, Felluce katliamıdır!
Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu adına
Yıldız Ramazanoğlu ve Roni Margulies