kanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2010 Cumartesi

orada | muhammet safa

Hiç gidemeyeceğin bir yer,
Mesela bir Paris düşün
Sinema salonunda Fransız filmi,
17 numaralı salon 89uncu koltuk
Ter kokusu, insanı hatırlatan.

O zamanlar yeni doğmuş Notre Dame
İlkin sırtlarım sanmış dünyayı
Olmaz Dame olmaz
İnsan inadı işte…
Hani alırsın yeni bir kitabı
Açılmaz ilk sayfası nazından
Öyle bir inat, tatlı bir inat.

Yeni doğacak o sıralar Notre Dame
Ve Paris’te parfüm revaçta
Lümpenler arasında
Ter kokuyor insan, ter!

[edebiyat ortamı, sayı:12]

6 Haziran 2009 Cumartesi

bir ölü haziran | m. fatih kutan

derin bir adımla yoklamalı göğsünü
halkın ve toprağın, dingin serüveni
acı’nın kök verdiği yerden kabarmakta
ve tabiat fevri bir kenar süsü dudağımda
hırpala bu mahşeri meydanlardan
dağdüşlerinin ertesinde aklımıza konan kuşlar
göğe bir telaş bağışladılar: imtihan
ey alnımı okutan sevgili cennet sana
intiharı bir borç bilirim!

karanlık ağrılardan bir genç kıza uzanan
göz uçları kördüğüm günlerin ilmekleri
saçlarında çözülmüş vebal
bir ırmağın bütün mevsimlerini merakla
künhüne vardığım ölüm ışımaları, sen
dingin serüveni toprağın avuç içlerinde
bir çizgi saltanatı, yaşama dirençli ellerde
mizan diye bahtıma sunulan, bir ses yalnızı
bir ölü haziran.

...

yan yana kayıt | celâl fedai

Cahit Zarifoğlu'nu rahmetle anarak...

Gerçi ben resimle başlamadım sen Zarif gibi, duyduğum müzikti yekten;
Tablolarım bilyelerimdi; boz toprağın, kızıl suyun rengini çeşitlendiren.

Renkli göremedim, mevsim tekti; bir kahraman gezer dururdu dışarıda:
Elleri diye seslerini tutardım nasılsa sesleri yeterdi elleri gerektirmeyen.

Yaşı benzemesin derlerdi: Bu çocuk çıktığı kadar bağırır dedesi avazlı.
Benzesin huyu suyu bir de ezanı -bulunursa tabii ondan bir dinleyen...-

Üzülürüm hep terk edilmiş ata ocağının şerefesinde seslenemedim hâlâ;
Gerçek şu ki sesim kötü ama üzülürüm neden şiir cenginde en önde ben?

En öndekileri kim diker oraya yan yanadırlar lakin bir başlarına konuk;
Onlar ki karşılarındaki serdengeçtileri arkalarındakilerden çok seven...

__Biz hep Şri Krişna önünde Arcuna olacağız bunu iyice bilecek miyiz?
Soruşum şüphemden değil yanım yöremdeki ganimet düşkünlerinden.

Ben ister miydim emeklerken sorulaydı yürümeden koşayım bu yaşıma?
İstemezdim... İyi ki sormamış, o güzelin peşinde bana yazgımı sevdiren.

Geldik merkeplere binmiş olarak bir resmin sonunda gömütlükten bir yere
Seni bir 'Zarif, Çoban'; kendimi yanında düşünürüm hep bir zenci Celalîylen.

...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

tevarih* | ali ayçil

yüzümdeki gölgeyi kabr-i zulmet sanırdı
şu sarkan gök altında beni görseydi fikret
fikret ki ufka bakıp, ''yaklaşıyor, yaklaşıyor, yaklaşıyor'' demişti
redingotu içinde ödlekken meşrutiyet.

benim yaram neresi ey devri cumhuriyet
önce buradan başlasın girdapların tahlili, buradan açılsın şuur
çünkü işte gök sarktı,kıyılar terk edildi, boşlukta kaldı hayat
boşlukta kaldı beni dünyaya alıştıran ilmihalin rahlesi
kızlar sevdim yetmedi, kırlar sevdim hakir gördü tabiat.

patiskadan bir gülüştür harbin meyvesi annem
eğer onun oğluysam inanmam karnavala, bütün renkler muhacir
kızılalma denince aklımı mevsimlere taktığımı kim gördü
söyle ey yaslı hançer, kim duydu senle aramızdaki nişanı attığımı
ahiydim bezirgânın uhdesine soktular, asiydim yağlı kement
ben çaktım ben nalladım ben işledim sancağı, niçin yazmıyor tahrir.

tümen tümen gelincikle savundum yine de düştü tabya
düştü kızlar biliyor keten gömlek içinde yetim kalan memeden
masonmuş şeyhülislam, sarayda opera oynuyormuş
tabyanın düştüğünü ilk orada öğrenmiş üzülmüş haşmetmeap
oysa ben balkanları ölü asker, küflü fişek, dul zabit
ve çürümüş cesetlerle çıkardım zimmetimden, çıkardım bitti iskan
kırık hilal üstüne kar yağarken ordaydım...

*''gök sarkınca prozak, yer çekince penisilin'' şiirinin birinci bölümüdür.


[ fotoğraf; sis, handegül koçak ]

...

kedi merdiveni | idris özyol

babam benden sonra doğmuş olmalı
bu sizden sakladığım bir kara parçası
suya bakıyorum kırk yıl suyun alfabesine
balık yumurtasında içimden çıkarttıklarım

çektik fünyesini ağacın patladı nar
bir kedi dokuz anadan doğar

kendi gövdemi mi kayaya aşladım
dallarım başka ağacın yapraklarında
beyaz saçlarımın altında siyah geçmiş
tenimi ürkütüyor daha fazla yaşamak

kedilerde yer değiştiriyor geceyle siyah
gizleniyor bir koku çiçeğin dişlerinden

bir adam iki dinazor kemiği üç bilet
dağların karnında dünyanın bebeği
damarlarını bana ekiyor mermer
geçiyor gövdeme yüzeylerin kanı

elmada elektrik kedide merdiven
dostlarım kamçı izi sırtımda

...

gül nazarı | betül dünder


ağlar kendine doğru koşan atlar
bir gülü öpmüş gibi yanağından
dudağında kırmızı yokuş
yaşlı zamana uzayan…
annemin ardına saklanan sabahlar
o ki yeryüzüne bırakılmış bumerang
bacaklarıyla kara bir atı bekler
-
kime söylediysem bunu
bir bulut gibi indirdi sırtındaki göğü
-

sevilmeye yatan bir ormanın aralığından
göğe eriyen ırmak
taşmak için
kadından doğma bir atı bekler
-
kime söylediysem bunu
bir karabasan gibi gördü düşünü
-
unutmuş olamaz!

kederli ve taşralı ruhların taşıdığı
kırılan o gölgeler bile yeter
kalbiyle suya gelin gidenleri ürkütmek için
tezgâhta ne var?..biraz söz biraz daha
-
kime söylediysem bunu
bir kedi gibi yaladı ayaklarının sesini
-
unutmuş olamam!
derindir
bir gülün bir güle seslenişi

[ayna yorgunluğu'ndan]
...

17 Şubat 2009 Salı

tanrı bana uğramadı bu gece | altay öktem


Tanrı bana uğramadı bu gece
Süt dökmüş kedilerle sarmaş dolaş uyudum
Bir ara terk etmiş gibiydim bedenimi
Çengilerle çalgılarla yalanlar dolanlarla

Çok kalabalık dünya!
Korkuyorum, ukala yastıklara gömüyorum yüzümü
Kapıları kitliyorum; perdeleri
Balmumuyla yapıştırıyorum sokağa
Yine de yer kalmıyor bana; çok kaba bu dünya
Odam çok sıkışık, ruhum görünüyor aynada
Eğri büğrü, kaotik bir beşgen şeklinde
İçinde yumuşak bir yuvarlak var, içimde
İçim dışım tanrılara gebe, aksi gibi
Hiçbiri uğramıyor bana bu gece!

Ben solak bir peygamberim
Tersinden okuyorum bildiğim duaları
Bilmediğim dualar zaten Latince
Zaten annem doğururken öldürmüş beni
Babam durmadan bir mahzene indirmiş
Basamağı gevşemiş bir merdiven şeklinde

Kırık bir yer aynası durup dururken
Kendimi yansıtıyor üstüme
Odam çok kalabalık, rüyalarım karışık
Kadınlar nasıl yatırdıysa artık yatağıma
O incecik, o upuzun bacaklarını
Hepsi tövbe mis kokulu, eğri büğrü tövbe
Yalamaya doyulmaz birer haç şeklinde
Tanrı bana uğramadı bu gece!
.

keman yayı | taha ayar


Helak edilmiş kavimlerin kanı damarlarımda
mevsimler bir taşın yüzeyine çarpıp
sandalları denizden uyandırırlar

bir gemi deniz üstünde bir keman yayı!

gibi hani yırtar ya meşin köpükleri
işte öylece boşluğa kayan yıldızlar
bir kuşun şehrin içinde çizdiği kavisler
bu akşam ay kesik bir tırnak

kesik bir tırnak bir keman yayı!

derimin altına sığışan
ve parçalarcasına bağrımı tütün
beynimi beşe ona doğrar gibi onbeşe
ve ruhumu yağmalayan ifritler

gıcırdayan göklerde bir keman yayı !

ve gökten kopan bir melek
elinde bir vadiyle bana tutunuyor
birbirine koşuyor eşya

isim, eşya üstünde bir keman yayı!

Kollarım çok sert bugün, kollarım katı
kollarım bilmem hangi mobilyaya böyle iştahla baktı ki yumuşuyor,
yumuşuyor çiğ kefallerden sancıyan karnım
gözlerimi bir çocuğa açıyorum

bir çocuk annesine bir keman yayı!

çekiver saçlarımı rengine,saçlarım gündüzlere
saçlarım parmaklarına uzuyor

parmakların kıbleye bir keman yayı!

Ne üzgünüm bilsen !
midem kirli sularından çamura bulanıyor
bir sıcak odada bir masayla boğuşurken
iradem bir kiraza yenik düşüyor ;
iradem bir zerredir onu parçalarsan melodi
seyret bak ruh bulur cıvıldar sokağımız

ve ki sokaklarımız bir şehre keman yayı!

kollarım yoruluyor sesini dinlemekten
bir çiçek koklasam ve ritme abansam
nerede bu çiçeğin öznesi

Tanrı, bir çiçeğe bir keman yayı!

bir kadının soyunurken kendi vücudundan
göğüslerinden, kendi bileklerinden,
aynaya yapışmış mavi gözlerinden korkması
bir keçinin boynundaki ipin düğümlendiği kazığa öylece öylece bakması
korkuyorum kadından,
korkuyorum boynumdan,
inip bahçeye ben de mi baksam ilmeğe?
gözlerimi karanlığa kesip girsem
o bir buket mavinin
saçlarından tavana,
asılı olduğu kadının ovasına,
korktuğu aynaya bir yumruk sallasam
yüzümüzü kaybetsek ,
ve onun gözlerini eritip
bir barbar titizliğiyle kendime savaş aletleri yapsam,
ya da göçmüş avurtlarını emsem,
tekrar yaratılsan benden!
belki o zaman kadından tılsım kalkar

Adem, Havva'ya bir keman yayı!

kahkahalarla denize yakarıyorum.
bilinsin!
göklerin kodesinde bana ayrılan ezgiyi söylemeyeceğim
yakarıyorum ama
ölen kardeşlerimi bağışla toprağa!
ölen kadınımı bir sahile taşıyıp,
denizin sularının çekilmesini bekleyen bendim!
çünkü yüreğim inciniyor ezdiği ordularımdan
bilinsin!
korkan, bendim gözlerinden!

çünkü aşk; insanoğlu için bir keman yayı!

şimdi boşluyorsa cesedi denizlerin üstünde
ve güneş akdenizde bir çıban gibi sendeliyorsa
ve yarılan gökte bir yıldız enkazı,
iğrenç bir yarık gibi duruyorsa
ve durulmuyorsa güz'le bastıran kışların sis'i
gök tekrar yarılmayacak ve yarığından bir parça esenlik buyrulmayacak

-okunamayan bir abidedir, kadın
güzelliğinden bir abide gibi vazgeçen kadın,
yatarken; yastığına dişlerini geçirir
ve dişetleri kanayana dek uyuyamaz.
ağlayamaz ki o,
göklere kıstırdığı şarkısını mırıldansın
o kadın; erk sahibi bir ademoğludur artık

kadın, hüzne bir keman yayı!

ben de itiraf ediyorum göğün çıplaklığını
ve deniz suyu sahici değil!
bana destek çıkan nehirler bilirler ki;
çok yıkadım orda ayaklarımı
ayaklarıma kapandım
ve fırtınadan korunmak için
içlerine çok sığındım

ki; göklerdi yerler için bir keman yayı!

sürçmez mi, hiç telini yitirmez mi
yeknesak bir seyyah mıdır? her mezra da, oba da
bizi soruşturuyor,
beni soruşturuyor,
şakağımı yoklasam biraz jiletle çiziktirsem
altından
yüzü sürekli kasılmış
mavi penyeli çocuk
sabahtantır beklenen cılız yağmur
bir kelebeğin kanadını paralamaktan başkaca bir işe yaramadı
çok önceden yağmur yağmur bir çatıyla
ovuyorum gözlerimi
öteye çömeliyorum
gaybten korkunç patırtılar

Gayb ki; gerçeğe bir keman yayı!

işittim helak edilmişlerin başına gelenleri
işittim göğün sadık göründüğü bir günde ihanetini
çekirge sürülerinin ekinlere saldırışı
doğuyu bir melek kokusu tuttu
batıyı bir melek
kuzeyi bir
güneyi...
ağızlarına bir gürültü takınmışlardı,
edaları tuhaftı
denize eşit bakışlı bir melek,
haberimiz olmadan yıldızların yerini değiştirdi;
gökten yırttığı bir parçayı,
körlerin gözüne yamadı
hayır !
onarmaya gelmedi bu defa kentimizi
kaşları çatılmış demek ki!
çok çetin geçecek bu yaz çünkü cenk var!
rahmet bir portakal kabuğuna bürünmüş
ki, yasak meyvesidir artık buranın turunçları
melek sustu,
tuğlaları kırarak oyunlar bulan çocuklara doğru çevirdi denize eşit bakışlarını,
ve çocukları zembillerle çekmeye başladı yukarı
ırmağa bile biraz çocuk sesi sinmişse
Göğe bir ark deşildi;
Irmak göğe çekildi ;
Panayır hala şendi ;
Sümer kilimleri,
Urartu şerbetleri,
Gazel okuyan araplar;
Tüccar yahudi oymakları,
Akad, Babil, Mezra Botan Cizira Botan...

geniş bir alana koşulmuş bir tay gibi uygarlık
için helak, bir keman yayı!

Zaman, ibrik devrilirken kaybolan gölge
Etrafımızı saran buzlu cam
Esirge bizi ey zaman kuytuluklarından
Sen her zaman bir kadının suratına kazınmış olgun ifade
Bir taşa oyduğumuz heykele gizlice giren zorba konuk
Ardından intihar, buzlu camı kırmaktır
Ağ içre cinnet kavrar bedenimizi
Ardından intihar, bu ağdan kurtulmaktır
Ya bileğinde ya şakağında hafif sancısı
Tüm ırkları eşit yapan kuram
Değil başkasının cebinden zekat veriyoruz
Biz de ağzını aradık o leşin

İntihar cehenneme bir keman yayı!

ben böyle başı ve kalemi olan
bir ademoğlu olarak elimdeki sandukaların içine
bir küp şeker bırakmasaydım
çocukluğum canlanır
ve üstüme doğru çullanmaya yeltenirse
çocukluğumun öfkesinden korurmusun beni?
bilsen ne çok korkuyorum? etimde şişmiş elleri üç imam'ın
bir imamdan çok korktum elleri hala var mı?
siyah mı cübbesi rüzgarda bağırıyor mu hala ?
o rüzgar hala esiyor mu?
ölümden değil üzerime tutacakları
o hortumdan tedirginim!
şimdiden üşüyorum çıplaklığımdan
çıplaklığıma şafakları giydirin!
bronz bir telle boğun parmaklarımı
o civcivi boğan katil ırmağa atın!
yalandı şahdamarı oldukları kainatin ırmaklar
ırmakları dudağımı ısıran bir karıncadır.
şehirse buna koşut durgun bir tırtıldır

çıplaklığım; çocukluğuma bir keman yayı!

Kırmızı kadifeden dekoltesi bir fahişenin
Dişlerinden öperek uyuyorum sanki her gece
Sabahı kurtarılmış günlerde mahyalar ışıldarken
Fahişeler tövbe ederlerse
toprak çiğnemelerini bir iğde yaprağını ve bir
ormanı doya doya seyretmelerine izin verilir
Kafam da bir orospudur
Onu hangi kitaba sürsem orada uyuklar kalır

Fahişeler piçlere bir keman yayı

bu sokak çeşmesinden cam mı akar ?
rengi griyse şayet kulak kesil
şehrin tümüne yayılan iniltiyi hissediyor musun?
uzun süre susman lazım,
sokakları sağaltan bir ananın adımları
bereketli değil artık.
Tanrım! uzat tırnaklarımı!
ben bir yıldızı somururken
ben boşluğun serseri banisi
yıldızlar kederlendiğinde;
ay ve sema dürüldüğünde;
ve varlığın namusu gerçek
aklın egemenliğince kirletildiğinde!
Tanrım! tekrar deremez misin çiçekleri ?
bir örnek getiriyorum bahçelerden
bahçelere göre dürüst kıl meyvaları
kafamda imkansız bir soru
kalbime saldırıyorum
ne hazin bir bölge! heyhat!
ne kanlı bir hesaplaşma bu
ne dur durak bilmez yollar geçtim
kulak kabarttım damarıma
soracağım sorunun yanıtı sendedir ey damar-ı kalbimin
kulak kabarttım ve göğsüme fısıldadım:
-Ey kalbim
SEN KİMİN İÇİN BİR KEMAN YAYI?

...
izdiham.com

13 Şubat 2009 Cuma

mevsim, tahassur ve efendim | yahya kurtkaya

-birinci gazel-

bir damla kucağında ateş söner efendim
bağıştır kelâm güne akşam döner efendim

parmağımdan yorgunluk şiir emziren âh’ın
mihrâbına dökülsün teker teker efendim

çöl kırığı mecâlken hasret büyütür dünya
sadağında gül bile acı çeker efendim

çatlamak şöyle dursun sağında melâlimin
buz kesip hicrân olur öyle gider efendim

lâl makamına meyyâl bilse garîb hâlini
mahzûn renkli vechinde sürûr eder efendim

mümkünse çoğalayım nisan altında imlâ
sırrımı öpüverdi oldu miğfer efendim

hurûfat kervanında heyhat nâkıstır gâye!
tekmil nazar kapında eşya nefer efendim

makbûl niyâz bahsinde tebessüm kirpiklerim
yükselir mâbedine eşref iner efendim

arz-ı hâlim ne cüret âciz kelâm ve dilim
andıkça mesrûr olup derdim diner efendim


-ikinci gazel-

kervan suda eğleşti rüzgâr poyraz efendim
çöl nihâyet eyledi zaman mecaz efendim

şiltesinde ağaran dervişana gül gerek
ecrin bahis anında bize niyaz efendim

tırnağımla kazıdım içerime melâli
kirpiklerim aczine derman biraz efendim

tasvir için zülâli ar gerek hurûfâta
nazar buyur o vakit sana iyâz efendim

dökülür yaprak yaprak zamanın taneleri
esridikçe sükûnet ‘kabuldür’ yaz efendim

sözümüz kadar yazık düştüğümüz karanlık
ışık senden vurmalı biraz beyaz efendim

efendim, hicâb olsun gayrı hâlet afâki
teskin olayım sözle zaman araz efendim

-son beyt-

bir kapı aralandı geldik dünya efendim
senden gayrı ne varsa bildik hülya efendim

şart | sümeyye betül

bir
-yalnız müntehir ateşinin şahididir-

intiharı birikmiş camlardan sarkıtalım fuzuli’yi
çünkü şairleri yakalım en çok şiirlerinden sonra
baharmış yine sarıya boyanalım saçlarımızdan ağaca duralım toprağa
gözüm! kör bakalım taşlara otursunlar içimize ağlasınlar
bu isyanımın tasdikidir bağırın beni vurun beni vurun

beni v u r u n . . .
beni
kalemimi on parmağımdan kırsınlar
affetmesin beşir fuad doktor zahmetini
üçüncü katta kalıyorum sık sık boğuluyorum
para yetmeyince kurşuna seni özlüyorum
hükmüm kırk harun bekleyişinde.

iki
- unuttuğunun tozunu içine çekmektir nevha-

ben ölünce yanıma göm nazını, batsın kara topraklara leheeey
aklımı çarpan ritimler zeka ekseninden kovulsun
vakte ihaneti çeksin muhabir şam sabahlarına
zannımı zehir tutsun nasıl da kandırdım kendimi
sularda güler aynalarda ağlarım madem
ertele geçmişi ölümün adını biçtim ardından

güle bakarım dün olur
yarın ölürüm bir ömür.

üç
-hitama ermiş her söz vasiyettir-

kayda geç hatamı gençliğine ders olsun üç koyu şartın gölgesi
sır saymak bilmez öğüdümdür; tut!
ki gömleğim cebirdir baş edemezsen
toysun benim kadar ölmek için gençsin /daha
hacminden taşar bu boşluk
şarkım:
bitiyor ama sen bekleme
ben öldümdü
öleceğim daha/.

28 Ocak 2009 Çarşamba

yirmibeş yıl sonra bir akşam ilhami çiçek'le | arif ay

Işıklar içinde bir düğün
Düğüm düğüm anılarıyla yılların
Elimden tutuyor akşam
Oğlun Abdurrahman Nuri'yi gördüm ilk kez
Büyümüş dal gibi delikanlı İlhami

Akar gider yaslar da
Yeisler de bilinmez ki
Yolun sonu ışık mı
Karanlık mı

Sürmeseydin akıl atını boşluğa
Hiç olmazsa ümit ederdim
Pendik'ten İlhami Çiçek gelecek diye

Hazan mı sorma
Toprakta yanık türkü buğusu
Cüzzamsa mevsimleri de aştı
Ruhumuz mat
Acımız plastik

Bakıp sığındığın barınaktan
Şu saçma halimize
İyi ki buradayım mı diyorsun
Özledim be kardeş
Kırılsa da baktığın 'o küllî aynalar'
Hâlâ yanar içimde o eski ateş

19 Aralık 2008 Cuma

proleterya | ismail kılıçarslan

Devrim için bir yol bulmalıyız, bir yol bulmalıyız saçlarına,
Yoksa işler karışacak, bizi çağıracak uygun adım,
Kımıltısız, böceksiz, kitapsız , imgesiz, Allah’sız hayat,
İçimde birikip duran şu teri senin ellerinle,
Senin ellerin mi söyle?
Bir akşam güneşini, bir anne balığı, bir gecenin üçünü yerinden etme kudretini,
Sevme kudretini, sevmenin o boşluksuz kudretini,
Aydınlığı, ışığı değil aydınlığı,
Taoyu Musayı İdrisi yardıma çağıracak olan senin,
Senin ellerin,
Bir yol bulmasakta olur, bir yolunu bulamasakta,
Seni nikahımıza almasakta olur bile belki hatta,
Ne de olsa biz, kepenkleri hiç kapanmayan o dükkanın sonsuz sarhoş müşterisiyiz.
Kapındayız, yakındayız, sermestiz ızdırabımızla.
Anlamasan da olur, anlamasam da.
Yakup peygamberin kokladığı gömlekten ekime ekmeğe kadar bir düş kuruyorum.
Geçip gidiyorum aranızdan,
Renkleri öğrenmeye sarıdan başlıyorum böylece.
Saçlarını taramanın başka bir yolu varsa anla ki biz, yaparız bu devrimi.
Anna, Rana, Muhammed, Mustafa.
Bak, gene aşk oldu sonu.
Oysa öyle demeyecektik biz ona.

...

30 Kasım 2008 Pazar

gazze için şiirler | alper gencer

1.
yeşil, yemyeşil bayırlardan tükene tükene
ümide yaklaştıkça sivrilen kahırları gösteren
düştükçe bayındır, yürüdükçe korkulu
kan be kan kıvrılan yolların sonu, son umudu
berrak gözyaşlarıyla yıkanmış tertemiz bir Gazze sabahı…
gecenin müminlere çaldığı sonatları bilirim
kelepçeli sabık bir hüzün tınlatır karanlığı
ve sonra korkunun tanıdık sözlere sığındığı sığınak
kederi öfkesine bastırıp sabrı tütünle bileyen bazı güzel adamlar
Gazze'de hep böyle bir sabahın rüyasındadırlar
kuşlarsa, inadına Gazze semalarını
toz tutmuş yüreklere doğru vururlar
ortak etmek içindir bulutları da
çığlıkları giyindiren, ölümleri giyindiren ve dahi öteki sevdaları da
kuşlar kılar müşterek, mahzenlerden yıldızlara dek uzanan ezanlara
ve çiçekler orada, inadına boy verir yüreklerin karaltısına
geçtim geçilmenin icbar olduğu yasları ağıtları, geçtim bir çırpıda
durulacak zamanın olmadığını ben Gazze'den öğrendim ve geçtim
sabırla dolacağım an içindir benim sabırsızlığım
ve şükürle dolacağım an için şükrederim
geçen, eksilen ömre dönüp bakacak kadar vakit bulursam
Gazze'de bir çocuğu yalnızca bir dakika
anlasın, duysun, hissetsin diye dünya
ümitle dua ederim

28 Eylül 2008 Pazar

veled-i rüzgar | betül dünder

Daha uzun söyleyebilirdim bu sevinci kendime
Bekledim biraz serinlesin yeryüzü
Cümle ağrıların beni beslediği toprak
Şimdi seninle sözleşecek bir ömrüm daha var
Ellerimde birdenbire çoğalan parmak
Kessem de azalmıyor nafile bendeki akşam
Bir yarımdan doğan sana sığındım af eyle
Onun adıdır artık
Yeryüzü boydan boya dolaşacak o efsunlu rüzgar
Tenimden akıtılmış sütler içinde
Beşiğinde el kadar oğullar biriktiren toprak
Evvelinden tövbekar dünden lacivert
Sana ülendim çıkmak istedikçe kaldığım
Bir kendim içinde
Fazlası kederin renginde eksiği esrar
Avlularda kırılmış kiraz dalları kadar
Unutulmamak için tuzlanmış göğsüm içinde
Tenhada bir yerde dindirilmiş yaşlar
Beni aşktan kovup sancılara terk eden toprak
Nice yaşlı ırmağın adıyla her şey yeniden başlar
Ve dolanır artık yüzümüzdeki nazarlar bu sevinçle

Eyy oğul ey veled-i rüzgar
Senin için büyüdüm
Düşmek için bir yaprak olarak kaldığım yerde.

varlık 1209, haziran '08

22 Eylül 2008 Pazartesi

beni sade sen sevdin | hayriye ünal

Eşyamda izin ayağımda tozun var mı diye sorarsan
Sana can çekişe çekişe değişen eşyayı haber veririm
Ayağımın tozunu silktim eşyamı karıncaya yükledim
Kırık yayda kalıveren ok gibi kaldım amma
Hiç korkmadım seni sukût-ı hayâle uğratmadım

Sen hâtim ol ben yarım sen hâtem vur ben dargın sen hatır kır
Ben uzun uzadıya kendimi açıklayayım ki bilinsin nasıl bir zulmetteyim
Bilinsin bu evren duanla her gün en baştan nasıl yaratılır
Boş bir sadak gibi kaldım amma zaten nehirler çekilmiş kurumuş göller
Aramızda deniz vardır (…) bana kalan sade sabır sade sabır…

Ben bu kırık izzet-i nefisle çok uzağa gitmem biliyorum
Bende ramak kalmıştır her şeye hasmane tertiplere ölmeye ramak kalmış
Flamasında ölüm işaretleriyle bir kuru benliğim kalmış
Kesilmemiş kartalmış bir adak gibi kaldım amma katılaşmadım
Hatırla sana ve kendime hep inandım, işte ordayım

İmanını tazeledin her cürmümden kalbimden sızan acıdan
Korkarak belirsiz bırakarak dokunmayarak beni sevdin
Tanrı hakkı için sevdin ebedî dostunu bildim, buydu seni avutacak
Hem gerçek hem yalan olan, işte bak bu açık seçikti aramızda
Seni affetmedim sana teslim gönlümü esirgedim bağışladım

Sen sendelediğinde inancımın ilk perdesi yırtıldı
Dediler ki suya götürür susuz getirir adamı
Dediler ki bîvefadır boşuna çınlamasın kulağın
Bense bir kez kerametine iman etmiştim divitin ve hokkanın
Gene de tuz basmadım zaafına seni hasletimden azadladım

Ateşi keselim kesilebilir değilse de, nâmı var ateşkesin
Bu ateşin nârında yanacak sözlükler ve kuralları simyanın
Birkaç sayfa kurtaralım kekeme kalsak bile isimsiz mektuplar için
Şartsız ve müdânâsız bir mütareke imzaladım amma
Kerem ettim sana seni hiç aklımdan çıkarmadım

Şimdi burada her şey pırıl pırıl aydınlık ve her saat gündüz
Duvarlarda masalarda kulelerde duranlar bile on ikiye vurmuş
Dünyanın her yerinde kalbimin rehberliğinde bir çocuk doğmuş
Her çocuğa adın konmuş akrep durmuş on ikide işlememiş saniye
Bu aşkın aşkı kaldı bende onursa hiçtir terazi kefesinde.