10 Şubat 2009 Salı

özel ansiklopedi [insanlar, sokaklar ve şeyler] | enis batur

kediler krallara bakabilir
Yedi-sekiz yıl önceydi, Ankara'da Ulus Meydanı yakınlarındaki Kediseven Sokağı'nın adı değiştirilince, Orhan Duru'nun Soyut dergisinde incelik dolu bir yazısı çıkmıştı. Hayli sonra, onun 1950'lerde bu sokak üzerine bir de şiirini görüp okuyacaktım. Nurullah Ataç da, Günce'sinde Kediseven Sokağı'ndan sözeder: "Bunlar güzel adlar doğrusu, ne var ki kolay değil böylesini bulmak. Böyle adları kolay kolay bulamadıkları için de ölüleri düşünüp odalarını koymaya kalkıyorlar." Yanılıyormuş Ataç, bu satırları yazışından 20 yıl sonra Kediseven'in adı değiştirilmeye kalkışıldı, gerçekten de o kolaycı yöntem benimsenecek oldu. Paris'te bir Balık Avlayan Kedi Sokağı vardır. Bir romana başlığını da veren bu dar, küçük sokakla oyalanmayalım şimdi: sokak isimleri, başka bir yazımızın konusu olacak nasıl olsa.gönderen: enis batur
Aztekler mektuplarını neye,nasıl yazar, neyle, nasıl gönderirdi?Eskimolar mektup yazmak mı, bizim gibi miyazarlar mektuplarını?Karıncaların PTT merkezi var mıdır?Güvercinler taşıdıkları mektupları okurlar mı?Çin'de bir horoz yumurtlamıştı ya:Ölüler kendi aralarında yazışır mı,geçen yüzyıl postalandığı halde sahibine halaulaşmamış bir mektup yok mudur,neden bombalı mektup almıyorum hiç,neden kimi mektupları yazıp yollamıyoruz,bir anda dünyadaki tüm adresler biribirine karışamaz mı, bir günde bir postacının çantasındaki mektuplara neler sığar: Kaç ölüm-dirim haberi,kaç hülya, kaç yanlış anlaşılma?kırkpâre
Bilmem, bazı okurların Flaubert'in kan grubunu, Virginia Woolf'un ayakkabı numarası, Şair Nigâr'ın yükselen burcunu, Necip Fazıl'ın tiklerinin ayrıntılı betimlerini bir ansiklopedi maddesinde görmek istemeleri bağışlanması güç bir sapkınlık türü müdür?Enis Batur'un kişisel ansiklopedisindeki maddelerden bazıları:
Albeni * Alkol * Alp Zeki Heper * Anka * Baba (m) * Bahar * Banyo * Pisuvar Sıkıntısı * Radyo Günleri * Telefobi * Terazi * Ütopya Kırıntıları * Yakmak * Yalancılar Adası * Yoğurtçu Zülfü Sokağı * Zilsu, tüyün üstünde bekler
Enis Batur ''özel ansiklopedi''sinde yayımladığı "Kediler Krallara Bakabilir", "Gönderen: Enis Batur" ve "Kırkpare"nin ardından gelen bu yeni kitapta, "soru"ları kuşatıyor. Karşısına koyduğu soruları genellikle tartıyor Batur, onlara kesin yanıtlar aramaya kalkışmıyor: Bir buluşlar zincirinden çok bir kayboluşlar zinciri ile okurun önünden kayıyor. Sorulara gelince, onlardan birkaçı, kitabın güzergahını göstermeye yetiyor: Godot yoksa güzel bir kadın mıydı? Korkunun tek umarı mı korkuluk? Ölüm mü insana verilmiş en büyük ceza, ölümsüzlük mü? Gecenin kaç çocuğu vardır? Zaman nereden gelir, kaydırağımı onabilir mi?kurşunkalem portreler
Enis Batur, "özel ansiklopedi"sinin insan maddesinde, mahşer kalabalığından ayrılmış tenha bir kavmin kırk dört bireyinin karakalemle yapılmış, gölgeleri özenle işlenmiş portrelerini sunuyor okurlarına. "Gerçekte, kimse kimseyi tanıyamaz" diyor yazar: "Ama, zaman ayırırsak, insana yaklaşabilir, hatta ona dokunabiliriz."
yazboz
Coğrafyamızda bulunmuş en eski kafatası iki milyon yaşında. İlk yazı örnekleriyle altı bin yıl öncesinde karşılaşıyoruz. Katlanmış sayfalardan oluşan elyazması kitaplara İsa'dan sonra rastlanıyor. Noktalama işaretlerini ilk kez Bizanslı bir keşiş kullanıyor. Saint-Augustin yazılı metinleri içinden okumaya kalkışınca herkes şaşırıyor, ondan öncesinde kitaplar yüksek sesle okunuyor. Montaigne, Erasmus gibi "büyük" kişisel kütüphaneye sahip olanların elinde yaklaşık 300 kitap bulunuyor. Sonrasında: Gütenberg'in baskı makinesinden "cep kitabı"na baş döndürücü bir hız.Enis Batur, belki de son perdesinde rol aldığımız bir oyunun, adına "Yazı Uygarlığı" dediğimiz bir tarihsel kesitin labirenti içinde, ayrıntılara büyüteçle bakıyor: İthaf, önsöz, anekdot, alıntı, daktilo, piktogram, yazma hastalığı, okuma tutkusu, kitabın gövdesi, kütüphanenin sınırları gibi uçlar arasından "Özel Ansiklopedisi"nin on beş yılda tamamladığı bu altıncı cildiyle okura bir düş evreninin kapısını aralıyor.gövde'm
Özel Ansiklopedi'sinin bu yedinci kitabında, kendi gövdesinden öteki gövdeye uzanan ana ve ara yollara açılıyor Enis Batur. Anatomi dersinden yapışık ikizlere, şeytan tırnağından osuruğa, hasta gövdeden olmadık gömülme törenlerine sıçrıyor. Erotizm, mistik bakış, ironi, Hayat'ın şakaları ve şiddeti, organlar ve maskeler sayfadan sayfaya "can"ın sınırlarında dolaştırıyor okuru. Gövde'm, romanesk bir deneme kitabı.
-
dipnotu,
özel ansiklopedi
şimdilik yedi cilt,
şimdilik.
...

7 Şubat 2009 Cumartesi

allahuekber diyen adam*


aliya izzetbegoviç bosna ordusunu selamlıyor.
hakan albayrak'ın yönetmenliğinde, ebubekir kurban'ın yönetmen yardımcılığında çekilen saraybosna sevgilim filminin son sahneleri.

etrafına bakıp allahuekber dedi
ve o aşamada
aslında bütün aşamalarda
ekleyecek bir şeyi yoktu*
*h.a.

israil'in duvarlarına fedai bildirileri | nizar kabbânî

Bizim halkımızı asla
Döndüremeyeceksiniz Kızılderili halkına.
Biz burada kalacağız
Bileklerine çiçekten bilezikler
Takınan bu toprakta.
Burası bizim yurdumuz
Ömrün şafağından beri buradayız
Burada oynadık, burada sevdik, burada şiir yazdık
Körfezlerine kök salmışız
Denizin yosunları gibi.
Kök salmışız tarihine
Yufka ekmeğine, zeytinine,
Sararmış buğdayına
Kök salmışız vicdanına.
Martlarında kalıcıyız
Kalıcıyız nisanlarında
Haçlarında çivi gibi kalıcıyız
Kalıcıyız keremli nebisinde, Kur'anında
Ve On Emir'de kalıcıyız.

Zafer sarhoşluğuna kapılmayın sakın
Halid'i öldürdüyseniz Amr gelecek
Verde'nin / Gül'ün kanını döktüyseniz
Itır / Reyhan kalacak!

Mescid-i Aksa yeni bir şehit
Eski hesaba onu da ilave ettik
Ateşler değil, yangınlar değil
Kandiller aydınlatıyor yolumuzu

Cangılların kamışından
Cin gibi çıkarız karşınıza. Cangılların kamışından
Posta kolisinden, otobüs koltuklarından
Sigara paketlerinden, benzin bidonlarından,
Mezar taşlarından,
Tebeşirlerden, tahtalardan, kızların saç örgülerinden,
Haçların ahşabından, tütsü kaplarından, namaz örtülerinden,
Mushaf kâğıdından geliyoruz size karşı
Satırlardan ayetlerden...
Rüzgâra, suya, bitkilere katılmışız biz,
Renkere seslere yoğrulmuşuz biz
Kaçıp kurtulamayacaksınız
Nil kıyısından Fırat'a kadar
Her evde bir tüfek var.

Bizimle rahat edemeyeceksiniz
Öldürdüğünüz her kişi yanımızda
Bin kez daha ölüyor.

Dikkat edin dikkat edin
Pençeleri var nurdan direklerin
On gözü var pencerelerin
Ölüm sizi bekliyor her geçen yüzde
Her bakışta her belde
Sizin için saklanmış ölüm
Her kadının tarağında
Saçının perçeminde.

Ey İsrail oğulları, gurura kapılmayınız
Saatlerin akrepleri durduysa da, dönmesi lâzım
Yeryüzünü gasb etmeniz korkutmuyor bizi
Kartalların kanatlarından düşen tüy
Uzun susuzluk korkutmuyor bizi
Kayaların kalbinde hep kalacak su
Orduları bozguna uğrattınız ama bilinçleri yenemediniz
Tepelerinden kestiniz ağaçları, kökleri kaldı

Zebur'da gelenleri okumanızı öğütlüyorum size
Tevrat'ınıza dayanmanızı öğütlüyorum size
Tur yolunda peygamberinizin ardından gitmenizi
Size ekmek yok burada, huzur yok size
Her caminin kapısından
Her kırık minberin gerisinden
Haccac çıkacak geceleyin, Mansur çıkacak

Hüznün çocukları var, büyüyecekler
Uzun acının çocukları var, büyüyecekler
Toprağın, mahallelerin, kapıların çocukları var,
Onların hepsi büyüyecek.
Otuz yıldır toplandılar
Sorgulama odalarında, polis merkezlerinde,
Hapishanelerde
Gözlerde yaş misali toplandılar.
İşte onların hepsi
Bir an gelecek, bir an gelecek
Filistin'in bütün kapılarından girecekler.

Türkçesi: İbrahim Demirci

6 Şubat 2009 Cuma

heves 20 | şiir eleştiri dergisi


beşir'le vals

Ortadoğu'yla bağı olan filmlerin siyasi bir zemine oturması hiç de yadırganacak bir durum değil. Çünkü karmaşık bir siyasi ortamdan beslenen yapımların içine çeşitli yaşanmışlıkların sızması gayet anlaşılır. Abbas Kiarostami ya da Amos Gitai filmlerinin kimi zaman metaforlarla örülü yapısı bir kenara, bu coğrafyadan çıkan kimi filmler doğrudan Ortadoğu'nun tarihiyle hayat buluyorlar. Üstelik bu durum, ortaya çıkan film, genelde 'hafife alınan' animasyon türünde yapımlar olduğunda bile değişmiyor. Misal, "Persepolis" (2007), sade çizgilerle bir kişinin hayatını anlatırken, İran'daki değişimi perdeye yansıtıyordu. "Beşir'le Vals" ("Vals Im Bashir", 2008) de yönetmen Ari Folman'ın hayatına ışık tutmakla birlikte, 80'lerde yaşanmış katliamları ve bölgedeki olayları aktarıyor.
"Beşir'le Vals"in üzerinde en fazla durulması gereken özelliklerinden biri "kişiselliği". Filmde izleyici, Folman'ın bakış açısını paylaşıyor. Folman gibi, olayların içine git gide giriyor ve film ilerledikçe daha çok noktanın ucu aydınlanıyor. Şahsi olmasının ve yönetmenin bakış açısını yansıtmasının film için belli avantajları var. "Beşir'le Vals" bu sayede, belli sorumluluklardan kaçınabiliyor. İsrail-Filistin meselesinin tarihine, ya da filme ismini veren Beşir Cemayel'in Lübnan'daki falanjistler arasında neden bu kadar popüler olduğuna ve onun fikirlerine girmiyor mesela. Filmin en fazla eleştirilen noktalarından birisi de bu. Ancak Ari Folman'ın önceliği, bizi kendi deneyimine ortak etmek olduğu için bu noktaları atlayabiliyoruz. Bu açıdan film, İsrail'in tarihi değil, Folman ve arkadaşlarının kişisel tarihi olarak karşımızda duruyor.
'Ortada' bir film
Savaş karşıtı ve hümanist bir tarafı olmasına rağmen film, radikal bir duruş taşımıyor. Bu bakımdan biraz 'ortada' bir film izlenimi veriyor. "Beşir'le Vals"in İsrail'de solcular kadar sağcılardan da destek görmesi ve her iki kesimin filmi benimsemesi bununla alâkalı olabilir. Bununla birlikte film, katliamların karşısında duruyor ama Lübnanlı lider Beşir'in öldürülmesinin ve bu durumun falanjistler üzerinde ne kadar büyük bir travma yarattığını açık bir şekilde dile getirerek, Lübnan'daki katliamların çıkış noktasında Filistinlilere topu atıyor sanki. "Hatamız var, göz yumduk ama asıl suçlu falanjistler ve onların da liderleri öldürüldü" diyerek kendini de aklıyor yani. Bu bakımdan filmde bir karşı açının eksikliği hissedilebilir. Karşı taraftan birinin, mesela olaylara bir şekilde tanık olmuş bir Filistinlinin de filmde yer alması pekâlâ mümkün olabilirdi. Bir arkadaşını görmek için Hollanda'ya giden yönetmenin bir Filistinliyi bulmaya da gücü yeterdi herhalde. Ancak bu durum yine yönetmenin tercihine bağlanabilir ve biz de bu noktada filmin 'kişisel' bir belgesel olduğunu hatırlayabiliriz. Film nihayetinde İsraillilerin bakış açısı, deneyimleri ve yönlendirmeleriyle şekilleniyor. Bu 'kişisellik' meselesi filmin sığınak noktası gibi.
Filmin "hafıza" meselesiyle de yakından bir bağı var. Folman'ın geçmişi hatırlama, hafızasını tazeleme çabası filmin çıkış noktası. Bununla birlikte, Folman askerliğine dair görüntülerinin hafızasından nasıl silindiğine dair taşlı yolu izlerken bir dedektif titizliğine başvuruyor. Bu süreçte biz de hafızanın nasıl canlı olduğuna, travmatik durumlardan kaçınmak için ne gibi hilelere başvurduğuna şahit oluyoruz.
Hepimiz seyirciyiz...
Filmin seyirci olmaya dair doğrudan bir sözü de var. Filmde bir psikolog, savaş zamanındaki bir fotoğrafçıdan bahsediyor. Söz konusu fotoğrafçının savaşa günübirlik bir gezi gibi yaklaşarak, yani çatışmaları ve felaketi kendine yabancılaştırarak, kendini bu olayların uzağında tutmaya çalıştığını öğreniyoruz. Bu noktada, o fotoğrafçının durumu seyirciyle özdeşleşiyor. Bu noktada filmin kendisiyle birlikte biz izleyenleri de 'suçlu' olarak itham ettiği de iddia edilebilir. Çünkü biz de o fotoğrafçı gibi, yaşananlara ancak dışarıdan ve pasif bir konumda bakıyoruz.
"Beşir'le Vals"in hafızanın savunma mekanizmalarına değinmesi, Lübnan'daki katliamları, bilmeyenler açısından göstermesi, tüm bu çatışma sürecinde bizim de birer seyirci olduğumuzu hatırlatması önemli bir girişim. Üstelik animasyon olmasına rağmen gerçekçiliğinden ödün vermemesi de filmin olumlu bir yönü. Biliyoruz ki, filmin gösterdikleri gerçekten oldu ve Folman da olanları etkileyici bir biçimde aktarıyor. Ancak "Beşir'le Vals"in kişisel bir film olduğu gerekçesiyle birçok noktayı açıkta bıraktığı ve tek bir bakış açısı taşıdığı da aşikâr.
-gökhan şeker

zenci not; beşir'le vals, zat-ı katil yönetmenin bir tür vicdan borç ödeme tahsilat denemesi olsa gerek. ısrarla bir adamın kişisel hikayesi diyor söyleşilerinde. -yani one man's personal story! bir adam karşındakini öldürdüğünde, bu mesel nasıl kişisel kalabiliyor? filmi izleyelim de, bakalım. mutlaka izlenmeli, mutlaka.

http://waltzwithbashir.com/

fragman,

2 Şubat 2009 Pazartesi

no çi halo | mehmet atlı

1 Şubat 2009 Pazar

ben ulrike, bağırıyorum.

Adı: Ulrike. Soyadı: Meinhof. Cinsiyeti: Kadın. Yaşı: 41. Evet, evlendim. Sezeryan doğumlu iki çocuğum var. Evet, eşimden boşandım. Mesleği: Gazeteci. Milliyeti: Alman.

Bundan sonra 4 yıl boyunca modern bir devletin, modern bir cezaevine kapatıldım. Suç? Özel mülkiyete ve bunun korunmağı için yaptırılan ve yasalara ve sonuçta her şeyin mülkiyet hakkını sınırsızca genişleterek, patron haklannın gerçekleştirilmesine karşı saldırıda bulunmak. Her şeyin: Beynimizin, düşüncelerimizin, sözcüklerimizin, tavırlanmızın, duygularımızın, işlerimiz ve aşklarımızın, kısacası tüm yaşamımızın. Hukuk Devletinin patronları, bu nedenle beni yok etmeye karar verdiniz. Kutsal yasalarınıza boyun eğildiği sürece yasalarınız herkesi için eşittir. Kadının özgürlük ve eşitliğim en üst düzeylere eriştirdiniz; gerçekten bir kadın olarak beni bir erkek gibi cezalandırdınız. Size teşekkür ederim. Beni cezaevinden daha berbat bir yere koyarak ödüllendirdiniz. Morgdan da soğuk ve aseptik bir yerde ve "duyu organlarımdan yoksun bırakarak" beni işkencelerin en büyüğüne tuttunuz. Deyim yerindeyse yani, beni sessiz bir hücreye gömmüş oldunuz. Beyaz bir sessizlik, beyaz bir hücre, beyaz duvarlar, beyaz döşemeler, kapının sır işlemesi bile beyaz, masa, sandalye ve yatak, tuvaletten bahsetmek yersiz zaten. Neon lambası beyaz, hep yanık duruyor: Gece gündüz. Gece hangisi, gündüz hangisi peki? Nasıl bilebilirim? Pencerenin arasmdan sürekli olarak beyaz bir ışık sızıyor. Sahte bir ışık, pencere gibi sahte, beni beyaza boyayarak buraya kapattığınız zaman gibi sahte. Sessizlik. Dışarının sessizliği, ne de bir ses, ne bir gürültü, ne bir insan sesi. Ne koridordan geçip giden işitiliyor, ne de açılıp kapanan kapılar. Hiçbir şey!
Tümü sessiz ve beyaz. Beynimin içi sessiz ve tavan gibi beyaz.
Sesim beyaz çıkacak, konuşmayı denersem.
Beyaz tükürüğüm ağzımın kenarında bir burukluk bırakıyor. Gözlerimin içi, midem, boş atan damarım sessiz ve beyaz.
Bir akvaryumda yelpaze yüzgeçlerim kaybetmiş, sessizlikte batmamaya çalışan bir Japon balığı gibi çekingenim. Sürekli olarak kusma duygusu hissediyorum. Beynim, odaya süzülen ışığın boşluğunda kafatasımdan kopuyor. Çamaşır makinesindeki deterjan köpükleri gibi yükselen tozların hepsi üzerimde: Onları temizliyorum, yanyana diziyorum... Yeniden üzerime yapışıyorlar... Yoo, hayır! Hayır! Onları durdurmalıyım. Beni delirtmeyi başaramayacaksınız... Düşünmeliyim! Düşünmek! İşte düşünüyorum.. Sizi düşünüyorum. Bana bu işkenceyi yapan sizleri düşünüyorum: Sizi, bu akvaryumun kristal camına burnunuzu ezerek dayamış ve beni hapsetmiş olmanın ilginçiliğini izlerken görüyorum. Gösteriye bayılıyorsunuz... Direnç göstermemden korkuyorsunuz... Benim gibi olan diğerleri ve yoldaşlarım tasarladığınız güzel dünyayı bozmanın arayışında olduğundan korkuyorsunuz.
Gözalıcı renklere boyadığınız çürümüş ve grileşmiş dünyanızdan dışlayıp, tüm renkleri yasakladınız bana, ne grotesk!
insanlar hiçbir şeyin farkına varmadan tüm renkleri tüketsin diye zorladınız onları: Ahududu şurubunu çiğ kırmızıya boyadınız, kanser yaptığı kimin umurundaydı, aperatifleri yaldızlı portakal rengine. Zümrüt yeşili, krom sarışı yağlar ve reçellerin zehirli renklerim çocukların midelerine indirdiniz.
Delirmiş palyaçolar gibi boyadınız kadınlarınızı bile... Yanaklara pespembe, gözkapaklarına Cezayir moru ve menekşe mavişi, dudaklara zencefil kırmızısı ve karnavalın tüm renklerinde tırnak cilaları: Altın, gümüş, yeşil, turuncu hatta kobalt mavisi bile...
Ve beni beyaza zorlayın, çünkü beynim bir sürü renkli kağıtlar arasında paramparça oldu: Korkunuzun lunapark ve karnavallarının renkli kağıtları. Evet, çok güvenli görünüyorsunuz ama kocaman bir korku sizi delirtmeye ve katılaştırmaya yetiyor. Bu nedenle her yeri saran renkli neon ışıklarına gereksinim duyuyorsunuz. Ve vitrinler ve sesler ve gürültüler ve radyo ve büyük ses dalgaları her yerde, açık, büyük mağazalarınızda, evlerinizde, arabalarınızda, kafebarlarda, aşk yaparken yatağınızda bile.
Sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin... Çünkü siz terörün starısınız tek başmıza ve beyninizle... Çünkü sizin dünyanızın dünyaların en iyisi olmadığına dair korkunç şüpheleriniz var... Ama daha da beteri: En çöle dönmüş, en kurumuşu.
Beni bu akvaryuma kapatmanızın tek nedeni var... Hayır, sizin yaşamınızı onaylamıyorum. Hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum. Cumartesi gecesi, bir restorandaki masamzda çeşitli yabancı menlilerle ve budala ama bağıran müzikle küçük gülücükler, aptal tebessümlerle baştan çıkartan bir kadın olarak sunulmayı istemiyorum. Ve o mahzun ve göz süzen ve bazen deli, öngörüsüz ve aptal ve çocuksu ve ana ve orospu ve aniden sizin hiç eksik etmediğiniz banal bir fıkraya kibarca gülümsemeye kendimi zorlayan biri olmamalıyım. Ah, işte hafif bir hışırtı: Kapı açılıyor, bir gardiyan görünüyor. Ve bana sanki saydammışım ve burada yokmuşum gibi bakıyor. Hiçbir şey söylemiyor, ama elinde öğlen yemeği için getirdiği bir tabak var. Masanın üzerine bırakıp gidiyor. Kilitliyor. Yeniden sessizlik.
Yemek için ne getirdiler? Hamburger. Bir bardak greyfurt suyu. Haşlanmış sebze, bir elma. Aklıma intihar düşüncesi takılır diye endişelendikleri anlaşılıyor. Gerçekten kağıt tabak, kağıt bardak. Bıçak yok, çatal yok. Sadece jiklet gibi yumuşak plastik kaşık var. Kendi kendimi yok etmeme razı değiller. Bu onlara ait bir karar olacak. Zamanı geldiğinde kendimi yok etmem için emirler verilecek ve o andan sonra bu hücrenin penceresindeki engel buruşuk bir çarşafın ve bir kayışın aşılabileceği kadar kaldırılacak ve kendimi asmam için bana yardımcı olacaklar... Hatta çok fazla yardımcı olacaklar. Temiz bir iş... Beni öldürmeye hazırlanan sosyal demokrasimiz gibi tertemiz... iyi bir emir bu.
Kimse tek bir çığlığımı, iniltimi duymayacak... Bu temiz ulusun mutlu insanlarım huzurlu uykularında rahatsız etmemek için herşey sessizlik içinde gayet tedbirli olacak... Emir verin. Uyuyun, uyuyun Almanyamın ve hatta Avrupanın şaşkın ve semiz halkı, öngörülü halk, sakince uyuyun, ölüler gibi! Çığlığım sizi uyandırmayacak... Mezarlıkta yatanlar da uyanmayacaklar. Öfke ve nefret, büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerde birleşecek biliyorum: Türk, İspanyol, italyan. Yunan, Arap göçmenler ve tüm Avrupanın düzülmüşler!, düzülmemişleri, tüm kadınlar, ezildiğinin aşağılandığının, sömürüldüğünün bilincinde olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve neden bu devletin beni öldürmeye karar verdiğim anlayacaklar...
Tıpkı cadılar zamanındaki bir cadı gibi... iktidar için bugün de cadılar zamanı sürmektedir. Cadılar tezgahlarla, makinelerle, mengenelerle, zincirlerle, gürültülerle, patırtılarla, tiz çığlıklarla birlikte olmak zorundadır. Plafff... tritritritriii... vroommm hahaha! Tritritri, vrommvroomm... Mengene! Frufrufrufrufluuutttss... Pres! Paat! Matkap! Frufrufrufru... motor! Popopopo... kazanlar! Ploffploffploff...
Gürültü, curcuna, çığlık ne güzel! Ah, ah bu patronları siz yarattınız, kazancınız için... ve bende bundan yararlandım.
Sessizlik yeter artık! Kendi kendime gürültü yapacağım: Mengene: Frufrufru... Pres: Paat, paat... matkap frufrufru... kazanlar: ploffploffploff...
Gaz, gaz çıkıyor! Öksür: Öhö öhö öhöö!
Zincir: Ritmik zamanlamayla, ritmik olarak ilerle, vrınnn vroonngtraktrak tatata tatata fırrfırr-rfırrr...
Yeter, yeter! Makineler dursun, susun!.. Sessizlik ne kadar güzel, bana bu sessizliği sağladığınız için teşekkür ederim, gardiyanlar... kesinlikle... Ah, nasıl tadım çıkarıyorum, zevk alıyorum... Dinleyin, ne tatlı, huzur verici... Ben cennetteyim... Gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar umrumda bile değilsiniz... Asla beni delirtemeyeceksiniz, beni sağlam öldüreceksiniz... Mükemmel bir ruh ve beyinle... Böylece herkes katillerin devleti ve katillerin hükümeti olduğunuzu anlayacak, emin olacaklar.
Şimdiden cesedim! kaçırıp saklamanızı, kapıyı avukatlarıma engellemenizi görür gibiyim... Hayır, Uirike Meinhofu göremezsiniz. Evet, kendini astı. Hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. Hiçkim-se. Sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararım verdi. Meinhof kendini astı. Ama boynunda boğulma izleri yok... Boynunda hiçbir morarma lekesi yok... Buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... Öteye gidin, donun, bakmayın! Fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. Cesedimi incelemek yasaktır. YASAK. Düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! Evet hepsi yasak! Ama kendi aptallığınızı, her katile özgü bu klasik aptalığınızı, kahkahalarınızı yasaklayamazsınız.
Cesedim bir dağ gibi ağır... Yüzbin ve yüzbin, ve yüzbinlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin yerinizi sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar.

[dario fo]

* ulrike marie meinhof

''üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.''

Alman radikal sol kanadı militanı ve gazeteci.
Baader-Meinhof Grubu olarak da bilinen Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun [Almanca: Rote Armee Fraktion - RAF] kurucularından biriydi.
İlk başlarda nükleer karşıtı hareketin bir üyesiydi ve konkret adlı radikal sol gazetenin editörüydü. 1961 yılında bir komünist olan Klaus Rainer Röhl
ile evlendi. Bu evlilikten Bettina ve Regine adlı ikizleri oldu.
1968 yılında boşanan Meinhof, Berlin'deki daha radikal solcuların arasına karıştı. Sol kanadın kullandığı sıradan mücadele araçlarının etkisizliği nedeniyle hüsrana uğrayan Meinhof, 1970 yılında Andres Baader'in
hapisaneden kaçmasına yardım etti ve daha sonra kimi soygunlarda ve sanayi siteleriyle Amerikan askeri üslerinin bombalanması eylemlerinde rol aldı. Grup Alman basını tarafından hemen "Baader-Meinhof Çetesi" olarak adlandırıldı. Meinhof 'şehir gerillası' kavramı da dahil olmak üzere grubun ürettiği pek çok broşür ve manifesto kaleme aldı. Bunlar sıradan insanın sömürülmesi ve kapitalist sistemi suçlayan yazılardı.
1972'de Langenhagen'de
yakalandığında "ön duruşmalarda" 8 yıl cezaya çarptırıldı. Kendisine ömür boyu hapis cezası veren duruşmalar sırasında 9 Mayıs 1976'da JVA Stuttgart-Stammheim'daki hücresinde "ölü bulundu". Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun üyeleri de dahil olmak üzere pek çok insan daima onun Alman iktidarının temsilcileri tarafından öldürüldüğünü söylediler.
2002 yılında, Meinhof'un beyninin ailesinin izni olmadan kafatasından çıkarıldığı ve üzerinde çalışmalar yapıldığı ortaya çıkarıldı.