28 Eylül 2008 Pazar

veled-i rüzgar | betül dünder

Daha uzun söyleyebilirdim bu sevinci kendime
Bekledim biraz serinlesin yeryüzü
Cümle ağrıların beni beslediği toprak
Şimdi seninle sözleşecek bir ömrüm daha var
Ellerimde birdenbire çoğalan parmak
Kessem de azalmıyor nafile bendeki akşam
Bir yarımdan doğan sana sığındım af eyle
Onun adıdır artık
Yeryüzü boydan boya dolaşacak o efsunlu rüzgar
Tenimden akıtılmış sütler içinde
Beşiğinde el kadar oğullar biriktiren toprak
Evvelinden tövbekar dünden lacivert
Sana ülendim çıkmak istedikçe kaldığım
Bir kendim içinde
Fazlası kederin renginde eksiği esrar
Avlularda kırılmış kiraz dalları kadar
Unutulmamak için tuzlanmış göğsüm içinde
Tenhada bir yerde dindirilmiş yaşlar
Beni aşktan kovup sancılara terk eden toprak
Nice yaşlı ırmağın adıyla her şey yeniden başlar
Ve dolanır artık yüzümüzdeki nazarlar bu sevinçle

Eyy oğul ey veled-i rüzgar
Senin için büyüdüm
Düşmek için bir yaprak olarak kaldığım yerde.

varlık 1209, haziran '08

lorca'nın mezarı açılıyor.


MADRİD - 20. yüzyılın en büyük şairlerinden Federico Garcia Lorca’nın ailesi, İspanya İç Savaşı’nın patlak verdiği günlerde, General Francisco Franco’nun destekçileri tarafından öldürülen sanatçının gömüldüğü sanılan toplu mezarın açılmasını kabul etti.
Şairin yeğeni Laura Garcia Lorca, El Pais gazetesine yaptığı açıklamada, "bunun yapılmasını istemeseler de, toplu mezarın açılmasına itiraz etmeyeceklerini, çünkü olayla ilgili tarafların isteklerine saygı duyduklarını" söyledi. Müzisyen, şair, yazar Lorca ile aynı mezara gömüldükleri sanılan iki erkeğin yakınları, mezarın açılması için geçen hafta mahkemeye başvuruda bulundu. Aile bu başvuruyu, diktatör Franco’nun destekçisi faşist güçler tarafından öldürülen ve toplu mezarlara gömülen binlerce kişinin uygun bir şekilde yeniden toprağa verilmesi için ülke çapında yürütülen çalışmaların bir parçası olarak yaptı. Federico Garcia Lorca’nın ailesi uzun zamandır, şairin cesedinin nerede olduğu konusunu fazla gündeme getirmiyordu. Lorca, 19 Ağustos 1936’da Granada’daki evinden alınıp öldürüldüğünde 38 yaşındaydı. Cesedinin, Granada yakınlarında bir mezara gömüldüğü sanılıyor. (aa)

22 Eylül 2008 Pazartesi

beni sade sen sevdin | hayriye ünal

Eşyamda izin ayağımda tozun var mı diye sorarsan
Sana can çekişe çekişe değişen eşyayı haber veririm
Ayağımın tozunu silktim eşyamı karıncaya yükledim
Kırık yayda kalıveren ok gibi kaldım amma
Hiç korkmadım seni sukût-ı hayâle uğratmadım

Sen hâtim ol ben yarım sen hâtem vur ben dargın sen hatır kır
Ben uzun uzadıya kendimi açıklayayım ki bilinsin nasıl bir zulmetteyim
Bilinsin bu evren duanla her gün en baştan nasıl yaratılır
Boş bir sadak gibi kaldım amma zaten nehirler çekilmiş kurumuş göller
Aramızda deniz vardır (…) bana kalan sade sabır sade sabır…

Ben bu kırık izzet-i nefisle çok uzağa gitmem biliyorum
Bende ramak kalmıştır her şeye hasmane tertiplere ölmeye ramak kalmış
Flamasında ölüm işaretleriyle bir kuru benliğim kalmış
Kesilmemiş kartalmış bir adak gibi kaldım amma katılaşmadım
Hatırla sana ve kendime hep inandım, işte ordayım

İmanını tazeledin her cürmümden kalbimden sızan acıdan
Korkarak belirsiz bırakarak dokunmayarak beni sevdin
Tanrı hakkı için sevdin ebedî dostunu bildim, buydu seni avutacak
Hem gerçek hem yalan olan, işte bak bu açık seçikti aramızda
Seni affetmedim sana teslim gönlümü esirgedim bağışladım

Sen sendelediğinde inancımın ilk perdesi yırtıldı
Dediler ki suya götürür susuz getirir adamı
Dediler ki bîvefadır boşuna çınlamasın kulağın
Bense bir kez kerametine iman etmiştim divitin ve hokkanın
Gene de tuz basmadım zaafına seni hasletimden azadladım

Ateşi keselim kesilebilir değilse de, nâmı var ateşkesin
Bu ateşin nârında yanacak sözlükler ve kuralları simyanın
Birkaç sayfa kurtaralım kekeme kalsak bile isimsiz mektuplar için
Şartsız ve müdânâsız bir mütareke imzaladım amma
Kerem ettim sana seni hiç aklımdan çıkarmadım

Şimdi burada her şey pırıl pırıl aydınlık ve her saat gündüz
Duvarlarda masalarda kulelerde duranlar bile on ikiye vurmuş
Dünyanın her yerinde kalbimin rehberliğinde bir çocuk doğmuş
Her çocuğa adın konmuş akrep durmuş on ikide işlememiş saniye
Bu aşkın aşkı kaldı bende onursa hiçtir terazi kefesinde.

20 Eylül 2008 Cumartesi

21. tasavvur | eylül '08

21. tasavvur eylül '08

‘artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece’
(ilhami çiçek / satranç dersleri)
- fikir -
hacı kalfa faydasız nasihatler
yasin çetin güç ve kullanma şekilleri
burak tabaş karıncanın isyankâr halleri
sacide ortaçay 90 sonrası yaşanan toplumsal süreçte nuri bilge ceylan sineması
m. nihat malkoç seherde içe dönüş!
can yılmaz uyan
- nefes -
hasan şen anılarla son akşam yemeği
h.özcan sare bir râbıta eş(l)iğinde boyun büküş
mirat bârân cinnet
burak tabaş gidecektir elbet
yahya kurtkaya ses
yasin çetin gülümsemek
abdulkadir akdemir hasretinden eşkin verir sözlerim
sümeyye betül her dün kaza/ her gün kader
elif zehra aydın masrafsız
h. kübra soyhan sefer
- dilmaç -
aldous huxley kedilerden öğütler
johann wolfgang goethe annesine bir mektubu
charles dickens çocuğun hikâyesi
halil cibran güzellik
heinrich heine ölüm soğuk bir gecedir
cesar vallejo kara haberciler
- kıraathane -
avrupa mektupları ferit kam
gönül gözü ömer tuğrul inançer-kenan gürsoy
edebiyatın hayatımızdaki yeri: neresi? charles d. warner/t. s. eliot
içimdeki cennete yolculuk ümit meriç
şehren’is enis batur
- berceste -
- muhabbet -
- mim -

yolcu 50 > yolcu yoksa yol da yoktur!


l istikamet l ferhat kalender l yaşar bedri l ahmet usta l
l ömer idris akdin l bülent sönmez l esra demirci l kamil yeşil l
l hüseyin alemdar l ogün kaymak l mehlika toyga l
l mustafa uçurum l deniz sütel l bahar çetiner l bünyamin doğruer l
l banu aksoy l hakan akçiçek l eyüp akyüz l hüseyin güç l
l fatma esti l mevlüt katırcı l edip hekimoğlu l
l müştehir karakaya l m. fatih kutan l yunus emre tozal l
l bünyamin doğruer l babek ahmedi l hatice e. kaya l
l musa bilik l zeynep karataş l seyyit köse l a. samet bilgili l

Orta sayfA
halil inalcık
“Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun minyatürüdür”
gazi giray günaydın konuşturdu.
...

16 Eylül 2008 Salı

türkiye'de güzelliğin ölçüsü hâlâ şiirdir | ibrahim tenekeci


Şair İbrahim Tenekeci'nin yeni şiir kitabı Ağır Misafir Profil Yayınları arasından çıktı. Daha önce Üç Köpük, Peltek Vaiz, Güzellik Uykusu, Giderken Söylenmiştir adlı şiir kitaplarına imza atan şair, Ağır Misafir'de de kaybedenlerin, kimsesizlerin sesi olmaya devam ediyor. Yetimler, fakirler, işçiler, gençler, nineler ve dedeleri mısralarına taşıyan Tenekeci, köyden kente şehirden köye gidiş gelişlerin acısını ve umudunu anlatıyor. “Artık şiir dizelerle değil, kelimelerle, hatta harflerle yazılıyor” diyen şair, modern şiirde, kullanılan her kelimenin, harfin hesabının verebilmelisi gerektiğine dikkat çekiyor.

Su Seviyesi, Hayat Şartları ve Düzenli Birlikler kitabı oluşturan üç bölümün adları... Ama şiirlerin hepsi birbirinin devamı gibi... Ne dersiniz?

Beş yıllık bir çalışmanın sonucu olan Ağır Misafir, kırk şiirden oluşuyor. Ve bu kırk şiiri, insan hayatı gibi üçe böldüm. İnsan hayatındaki üç devre nasıl birbirinin devamı ise, kitaptaki şiirler de öyle...
Her şiir kitabımı bir konu etrafında örüyorum. Bütünlüğün bir nedeni de bu olabilir. Ağır Misafir'de, malumunuz olmak üzere, insanı ve çevresini anlattım.
Birinci bölümde daha çok benden yola çıkan şiirler var. İkinci bölümde kız ve erkek çocukları, yetimler, gençler, nineler ve dedeler, fakirler, işçiler var. Üçüncü bölümde ise iki şey birden: Birincisi, şehirle köy arasına bir sarkaç kurdum. Biri ya da birileri, köyden şehre, şehirden köye gidip geliyor. İkincisi de, şehirdeki ve köydeki hayatı anlatmaya çalıştım. Şehir hayatına "düz koşu", köy hayatına "kır koşusu" diyerek; "Emtia" başlıklı şiiri şehrin hanesine, "Bereket" şiiri ise köyün hanesine yazarak, biraz durum tespiti yaptım.
Netice itibariyle, Ağır Misafir'de bir insan, o insanın çevresindeki diğer insanlar ve insanların yaşadığı yerler var. Fakat hep birlikte yalnızlık çekerek varlar.

Bir şiirinizde de "Daima üzülürsün şairsen" diyorsunuz; sizi üzüyor mu şair olmak?

Octavio Paz, şiir için "lanetli lokma" der. Uçuş Denemeleri isimli kitabımda ise şiirle ilgili şunu söylüyorum: "Şiir düzenimi bozdu benim / Diyecektim, demedim."
Bir şair, şiiri reklâm ajansı olarak görmüyorsa eğer, şiir yazarak iki şey birden yapmış olur: Hem derdini, meselesini; hem de iddiasını ortaya koyar. Bu ise, kolay bir şey değildir. İnsanın canını yakar, sıkar vs.
Bir kelimenin başına gelebilecek en kötü şey, o kelimenin şiirde eskimesidir. Gül gibi, bülbül gibi, sevda gibi... Kendimce bu tür kelimelere yeni anlamlar kazandırmaya çalıştım. Yine, adı şairlerle anılan bazı kelimeler vardır. "Gümrah" deyince İsmet Özel, "çile" deyince Necip Fazıl akla gelir. O kelimeleri kullanmamaya, kullansam bile onlardan daha iyi kullanmaya gayret ettim. Bir de bazı kelimeler başlı başına şiirdi. Mesela "gelincik" kelimesi... Bu kelimeyi kullanırken, mevcut şiirselliğinin altında kalmamaya çalıştım.
Artık şiir dizelerle değil, kelimelerle, hatta harflerle yazılıyor. Modern şiirde, kullandığın her kelimenin, harfin hesabını verebilmelisin. Söz de, bir otomobil ya da bilgisayar gibi sürekli kendini yeniliyor. Sözün de daima bir üst modeli çıkıyor. Elli sene önce, ayakta kalmak için vasat olmak yeterliydi. İş şimdi, bir lastik reklâmındaki şu iddiaya döndü: "İyi olmak yetmez!"
İşte, bunlar ve bunlara benzer onlarca şey, şiiri bir anlamda "lanetli lokma"ya dönüştürüyor. Buna karşılık, çok şükür ki, Türkiye'de güzelliğin ölçüsü hâlâ şiirdir.

İbrahim Tenekeci büyük şiiri aramaya daha ne kadar devam edecek?

İlk şiirim tam yirmi sene önce, yerel bir gazetede yayımlandı. O günden beri "büyük şiiri" arıyorum. Aramakla bulunmuyor, fakat bulanlar da arayanlar...
Şiirlerimi Mustafa Kutlu hocama ilk getirdiğim zaman, yanılmıyorsam 1992'nin sonlarıydı, "bu işler nasip meselesidir" demişti. Bu sözü hiç unutmadım. Şiirden nasibim ne kadarsa, o kadar alacağım. Planlar, projeler karşısında, hep şunu söylüyorum: "Ya bu gece ölürsem?"

Anlat dedim ağaca

İbrahim Tenekeci, Adem'in şaşkınlığını taşıdığını ve bunu gizlemek için şiir yazdığını söylüyor: "Şaşkınlığımı gizleyecek bir şey/ Bulamadım şiirden başka/ Rabbim ne der" derken; biraz da 'vadilerde şaşkın şaşkın dolaşanlara' gönderme yaptım. Evet, benimkisi Hz. Adem'den ve hayret makamından doğan bir şaşkınlık... Şaşırmışım ben! Güzel bir ağaç görünce şunu yapabiliyorum: "Anlat dedim ağaca, gölgesine uzanıp!"

röp: hatice saka, yeni şafak, 15 eylül '08

14 Eylül 2008 Pazar

insanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir | ingeborg bachmann


(Savaşta görme yetisini yitirenler adına konan ödülün verilişinde yapılan konuşma.)

Yazar –doğası gereği– başkalarının kendisini dinlemelerini sağlamak ister. Ama buna karşın, günün birinde etkin olmaya başladığını duyumsadığında, şaşırır – ve eğer teselliyi gereksinen insanların karşısında, insanı öteki bütün canlılardan ayıran o büyük, derin acıyla dolu, incitilmiş, yaralanmış insanların olabileceği kadar teselliyi gereksinen insanların karşısında pek de teselli verici bir şeyler söyleyememişse, şaşkınlığı daha da büyük olur. İnsanoğlunun sözü edilen büyük acısı, aslında korkunç bir ayrıcalıktır. Eğer durum böyleyse, yani bu acıyı taşımak, onunla birlikte yaşamak zorundaysak o zaman bunun tesellisi ne olacaktır ve hele bu teselli, ne işimize yarayacaktır? O zaman –yani bence, demek istiyorum– o teselliyi sözcüklerin aracılığıyla gerçekleştirmek, uygunsuz kaçacaktır. Çünkü böylesi, göze nasıl gözükürse gözüksün, çok yetersiz, çok ucuz, çok sıradan bir girişim olacaktır.

Bu nedenle yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olamaz. Tersine, yazar onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır. Çünkü hepimizin isteği, görebilen kişiler olabilmektir. Ve bizi ancak o sözünü ettiğim gizli acı, deneyimlerin karşısında, özellikle de gerçeğin karşısında duyarlı kılar. Bu konuma girdiğimizde, acının üretkenliğe dönüştüğü o uyanıklık konumuna geldiğimizde, çok yalın ve doğru olarak şöyle deriz: Gözlerim açıldı. Bunu bir şeyi veya olayı dışa dönük yönüyle algıladığımızdan değil, fakat göremeyeceğimiz şeyi kavradığımız için söyleriz. İşte sanat bunu, yani bu anlamda gözlerimizin açılmasını sağlayabilmelidir.

Sanatçı –yine doğası gereği– bütün varlığıyla bir Sen'e, insana ilişkin deneyimini (veya nesnelere, dünyaya ve içinde yaşadığı zamana, evet, bütün bunlara ilişkin deneyimlerini!) iletebileceği insana yöneliktir; insana ilişkin deneyimi, özellikle kendisinin ya da başkalarının olabilecekleri insana, onun düzeyine varıldığında kendisinin ve ötekilerin en çok insan olacakları insana ilişkin deneyimdir. Yazar, bütün antenlerini açmış olarak bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlunun yüzünü saptamaya çalışır. İnsanoğlu nasıl duyumsamakta, neyi düşünmekte, nasıl davranmaktadır? Tutkuları, kısırlıkları, umutları nelerdir...?

Manhattan'ın İyi Tanrısı adlı radyo oyunumda bütün soruların kadın ile erkek arasındaki aşka, bu aşkın ne olduğuna, nasıl bir süreç izlediğine, azlığına veya çokluğuna ilişkin bulunduğu göz önünde tutularak, şöyle denebilir: Ama bu, çok sınırda bir durum. Bu, çok ileri giden bir tutum...

Gelgelelim her durumda, bu arada aşkın en sıradan olanında bile, daha yakından baktığımızda görebileceğimiz, belki de görmek için çaba harcamak zorunda olduğumuz bir sınırda durum gizlidir. Çünkü bütün düşüncelerimizde, eylemlerimizde ve duyumsamalarımızda kimi zaman en son sınırlara değin varmak isteriz. İçimizde, bize konulmuş olan sınırları aşma isteği uyanır. Söylediklerimi yadsımak için değil, ama daha açık bir biçimde tamamlamış olmak için şöyle demek istiyorum: Düzen içinde kalmak zorunda olduğumuzu, toplumun dışına çıkma diye bir şey olmadığını, kendimizi birbirimizi ölçüt alarak sınamakla yükümlü olduğumuzu ben de biliyorum. Fakat bize konulmuş sınırlar içersinde bakışlarımız, ister aşkta, ister özgürlükte, ister başkaca her katıksız büyüklükte olsun, hep kusursuza, olanaksıza, erişilmesi olanaksız olana yöneliktir. Olanaksızın olanaklıyla çarpıştığı alanda bizler, kendi olanaklarımızın alanını genişletiriz. Ve bence önemli olan, yetişmemizi sağlayan bu gerilim ilişkisini üretebilmemizdir; biz yaklaştıkça doğal olarak bir kez daha uzaklaşan bir hedefe yönelmemizdir.

Yazarın betimleme aracıyla başkalarını gerçek konusunda yüreklendirmesi gibi, başkaları da övgü ve yergi aracılığıyla ona kendisinden gerçeği talep ederek, gözlerinin açılacağı konuma gelmelerini isteyerek onu yüreklendirmiş olurlar. Çünkü insanoğlu, gerçeği taşıyabilecek güçtedir.

Gücümüzün yazgımızdan daha ötelere uzanabildiğini, insanoğlunun elinden pek çok şeyi zorla alındıktan sonra bile doğrulabileceğini, insanın düş kırıklıklarıyla, yani kendisini aldatmaksızın yaşayabileceğini, ağır bir yazgıyı taşımak zorunda kalmış olan sizlerden daha iyi kimse kanıtlayamaz. Öyle sanıyorum ki, insanoğlu belli bir gururu duymak hakkına sahiptir – bu, yeryüzünde karanlıklar içindeki tutukluluğu sırasında vazgeçmeyenin ve doğruyu aramaktan geri kalmayanın duyacağı gururdur.

İki çalışma arasında, bugün olduğu gibi, görkemli bir mola verebilmek, aynı zamanda bir düşünme süresi anlamını taşır; ben, bu düşünme süresinin bana ait olabilecek bölümünü bana haklı olarak sorabileceğiniz ve yanıtlarını ancak yeni yeni çalışmaların, çabaların oluşturabileceği sorulara ayırmak istiyorum. Böylece bugün bana sunduğunuz onur için teşekkür etme noktasına gelmiş oluyorum. Teşekkür etme, yalnızca genel bir teşekkürle geçiştirilemeyeceğinden, bu teşekkürümü benim ve başka yazarların çalışmalarını çoğu kez cömertlikleriyle olanaklı kılmış veya kolaylaştırmış olanlara, Alman radyo kurumlarına yöneltmek istiyorum; ayrıca dinleyicilerime, adlarını bilmediğim o insanlara teşekkür etmek istiyorum; ama asıl teşekkür etmek istediklerim, söze başkalarından çok daha fazla kulak veren ve saygın bir makam niteliğiyle bu ödülü sunanlar, yani savaşta görme yetilerini yitirmiş olanlardır.

Sizlere teşekkür ederim.