7 Ekim 2009 Çarşamba

altyazı | ekim '09


İKİ DİL BİR BAVUL
Bir iletişimsizlik aracı olarak ‘dil’

50. YILINDA YENİ DALGA
8 yönetmenden 8 film ile Yeni Dalga’ya bugünden bakmak

UZAK İHTİMAL
Mahmut Fazıl Coşkun’dan bol ödüllü bir ilk film

AŞKIN (500) GÜNÜ
En son ‘gençlik fenomeni’

SAM RAIMI
‘Korkunun auteur’ü son filmiyle köklerine dönüyor

ALTIN PORTAKAL ve FİLMEKİMİ
Ekim ayının iki vazgeçilmez festivalini değerlendirdik

Aylık Sinema Dergisi Altyazı, 88. sayısının kapağına Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın belgeseli İki Dil Bir Bavul’u taşıyor. Denizlili bir öğretmenin, tüm öğrencilerin Kürtçe konuştuğu bir köy okuluna atanmasını ve anadil farklılığından dolayı öğretmen ve öğrenciler arasında yaşanan iletişimsizliği sade bir dille aktaran İki Dil Bir Bavul, filmi Türkiye’deki güncel politik bağlamı içerisinde değerlendiren iki ayrı yazıyla ele alınıyor.

Derginin son sayısının büyük bir bölümü ise Yeni Dalga’nın (Nouvelle Vague) 50. yıldönümü için hazırlanmış özel içeriğe ayrılmış durumda. Yıllardır üzerinde yazılıp çizilen bir akımın ne olduğunu tarif etmekten ziyade günümüzden Yeni Dalga’ya bakınca neler gördüğümüzü, kimi klasikleşmiş kimi kıyıda köşede kalmış sekiz Yeni Dalga filmiyle inceleyen dosyada Altyazı yazarları, Alain Resnais’nin Hiroşima Sevgilim, François Truffaut’nun Çalıntı Öpücükler, Jean-Luc Godard’ın Vivre sa vie ve Agnès Varda’nın Yersiz Yurtsuz gibi filmlerinin kendilerinde bıraktığı izler üzerinden ‘Yeni Dalga ruhu’ denen kavramı filmlerin içinde arıyorlar.

Altyazı’nın Ekim sayısında dikkat çeken diğer filmlerden bazıları ise şöyle: Yukarı Bak / Up (Pete Docter), Ölümcül Tuzak (Kathryn Bigelow), Son Vampir (Chris Nahon), Günışığı Temizleme Şirketi (Christine Jeffs), Pontypool: Öldüren Kelimeler (Bruce McDonald), Hayatın Tuzu (Murat Düzgünoğlu), Tıkanma (Clark Gregg), Donmuş Irmak (Courtney Hunt).
...

24 Eylül 2009 Perşembe

yalsızuçanlar: bediüzzaman, bu toprakların vicdanı olmuştur

Geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları’ndan “Dem” adıyla bir roman yayınlandı. Romanın özelliği Bediüzzaman’ı farklı bir üslûpla anlatmasıydı. Yazar Sadık Yalsızuçanlar “Dem bütün malzemelerini kendi hayatımdan alan bir kitap” diyor ancak bu malzemelerle hayat seyrini değiştiren başka bir hayatı, yani Bediüzzaman’ın fikrî hayatını bizlere ustaca aktarıyor. Biz de Yalsızuçanlar’la kalbindeki, ruhundaki, aklındaki Bediüzzaman’ı konuştuk…
Dem romanını nasıl bir iştiyakla yazdınız?

Açık olmak gerekirse Bediüzzaman’la ilgili bir kitap yazmak için bu kitabı yazmadım. Öykü ve roman yazarken ‘Ben bir kitap yazayım’ niyetiyle yazmıyorum. Son dönemde yazdığım romanlar yaşadığım ruh halleriyle ilgili. Kendim için ihtiyaç duyarak yazıyorum. Elimden bir tek yazmak geldiği için… Kendimi açıkçası yazar olarak da görmüyorum, ama yazı denen şeyle ilişkim olduğunu hissediyorum. Her romanın otobiyografik tarafı vardır. Yazar neyi anlatırsa anlatsın bir ruh göçü yaşar. Hz. Şems'i de anlatıyorsa Niyazi Mısri’yi de anlatıyorsa veyahut Deli Petro’yu da anlatıyorsa ruh göçü yaşayarak Bediüzzaman’ın tabiriyle onun kalbine, ruhuna misafir olur bir nev'î hulul eder. Onun lisanıyla tekellüm eder. Dem bütün malzemelerini kendi hayatımdan alan bir kitap. Hikâyemi üniversiteye kadar ancak getirebildim onun için birkaç kitap daha yazacağım. Bediüzzaman’ı tanıma hikâyem benim açımdan değerli…

Bize bu hikâyeyi anlatır mısınız?

Benim çocukluğum ve gençliğimin ilk yılları Malatya’da geçti. Dedem Sadık, Nakşi dervişiydi. Uzun saçlıydı, saçlarını örerdi. Kürt baskın melezdi. Babaannem Ermeni kökenli samimî bir Müslümandı. Dedemle babaannem ara sıra beraber zikir çekerlerdi. Dedem Adnan Menderes’i severdi. Babam tuhaf bir şekilde Halk Partiliydi ve partinin delegesiydi. Ancak geleneksel inançları olan biriydi. Babam sinema işletirdi. Onun için benim hafızamda yerli yabancı bir çok film mevcut. Cumhuriyet modernleşmesinden yeterince nasibini almış bir aileydik. Yaralı ve geniş bir aileydik. Biz daha çok anne tarafıyla birlikte yaşıyorduk. Büyük dayım kabadayı idi. Dev Yolcularla ilişkisi vardı. Küçük dayım ise alkol bağımlısıydı. Ailemizde kavga ve gürültü eksik olmazdı. Çözülmekte olduğumuzu hissediyordum.

Böyle bir ailevî yaşantıyla Risâle-i Nur arasında nasıl bir bağlantı kurdunuz?

Ben lise ikideydim. Boş derste gezerken liseye bitişik ulaştırma taburunun dikenli telleri arasından temiz yüzlü, kumral, çakır gözlü peltek konuşan bir adamın beni çağırdığını fark ettim. Gittim tanıştık. Bana çok sıcak davrandı. Kendisi Almanca öğretmeni imiş ve yedek subaylık hizmetini ifa ediyormuş. Beni hafta sonu sohbet ettiklerini söylediği bir eve dâvet etti. Dem’de ilk gidişimdeki heyecanı ve şaşkınlığı anlatmaya çalıştım. Türkiye’nin büyük hikâyesi içinde bu karşılaşmanın önemli boyutu oluşturduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin dinî, sosyolojik, ekonomik kaderinde Bediüzzaman’ın açtığı çığır merkezde yer alıyor.

Muhtemelen Nur Medresesine gittiniz. Oraya girdiğinizde neler hissettiniz?

Çok şaşırdım. Gramerleri, oturup kalkışları, çehreleri farklıydı. Ortak davranış kodları varmış gibi hareket ediyorlardı. Çok sıcak, sade ve samimîlerdi. Onların bana erişkin bir insanmış gibi davranmaları beni çok etkiledi. Çok hijyenik, temiz bir ortamdı. Orda kırmızı ciltli kitabı açtılar. Mağfiretin rengi olan kırmızının Bediüzzaman’ın tercihi olduğunu sonradan öğrendim. İlk okunduğunda yıldırım çarpmış gibi oldu. Ayaklarım bir anda yerden kesildi. Bediüzzaman gökle yerle temasını kuran adam. Biz olağan alanlarda kaybettiğimiz şeyi olağanüstü âlemlerde bulabiliyoruz. Bediüzzaman sizi o âleme çekiyor.

Yani ilâhî mesaja…

Yeniden hikmete…Modern zamanlar 19. yy değil 15. yy’dan başlar. Kitlesel ve küresel karaktere sahiptir. Sadece Amerika, Avrupa, Orta Asya ve Doğu’yla ilgili değil bir sel gibi önünde ne varsa katıp götürüyor. Birkaç klan dışında modernleşmeden etkilenmeyen hiçbir insan ve topluluk yoktur. Bu süreçte insanın adım adım hikmet ve irfanla bağları zayıfladı, örselendi, koptu. Bu insanda olduğu gibi toplumunda ruhunda ve kalbinde gerçekleşti. Hikmet ve irfan okunarak dinlenerek değil hazır olarak, yola girerek ve yaşanarak elde edilir.

Mevlânâ’ya ‘aşk nedir?’ diyorlar ‘Beni onda bil’ diyor. Bediüzzaman doğrudan hikmetin kalbinde oturan bir adam. Kendisine hikmet verilmiş bir adam. “Kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir”in sırrına ermiş bir zat…

Bediüzzaman’ın açtığı yolun Türkiye’nin kaderinde büyük rolü var diyorsunuz. Ancak bir çok Nur Talebesi bu etkinin farkında değilmiş gibi konuşuyor?

Türkiye’nin sosyolojisinde, siyasî hafızasında binlerce Risâle-i Nur ve Bediüzzaman’a karşı açılmış dâvâlar var. Otuz yılı tecritlerde ve işkencelerde geçmiş hakikate adanmış bir hayat. Son devrin mazlûmlarına yapılan işkenceler üç beş yıl sürmüş ancak Bediüzzaman’a yapılan işkenceler sistematik olarak otuz yıl sürmüş. Bu Bediüzzaman’ın mazhar olduğu sırla ilgili.

Efendimiz’e (asm) ve Allah’a ne kadar yakın ve aşık olursanız bunun bedeli o kadar ağır olur. Türkiye’nin dinî hafızası Nurculuğun tarihiyle dolu. Fakat Bediüzzaman bir hizip oluşturmuş değildir. Bediüzzaman’ın öğretisi cihanşümul, kozmolojik ve kozmiktir. Dili ve grameri de öyledir.

Hakikaten Bediüzzaman neden farklı bir dile ihtiyaç hissetmiştir?

Yesevî, Hemedanî gibi değişik âlimlerin değişik zamanlarda yaptığını Bediüzzaman 20. yy’da yapmıştır; insanların hikmetle ve irfanla bağları koparıldığı için iki sözlüğü bir arada kullanmıştır. Modern zamanların sorularına hikmet geleneğinden yeni cevaplar üretmek gerektiğini fark etmiş kendine verilen zenginlikle yeni gramer meydana getirmiştir. O sözlüğün anlamı yeniden gelenekle köprü kurmaktır. Modern zamanlardaki kırılma daha şiddetli olduğu için hizmetini daha ödünsüz bir şekilde yürütmüştür. Hediye kabul etmemesini sadece kul hakkıyla açıklamak mümkün değildir. O hakikatin pürüzsüz bir şekilde tecelli etmesi için üzerinde bir toz parçası bile bulunmayan bir ayna olması gerektiğini fark etmiş. İnsanlarla ve iktidarla ilişkisini bu minvalde yürütmüş.

Risâlelerin Türkiye’nin siyasî, ekonomik, toplumsal ve ahlâkî konuda büyük izler bıraktığını söylediniz. Bunu biraz daha izah eder misiniz?

Bediüzzaman’ın daha çok ahlâkî bir zemin kurma derdinde olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Gayr-ı ahlâkî bir zeminde ahlâkî anlamda siyaset yapılamayacağını, ticaret yapılamayacağını görüyordu. Bu anlamda öncelikle zeminin ahlâkîleşmesi için çaba göstermişti. Ahlâkın büyük oranda referansının din olduğunun da farkındaydı. Esasen sorun ahlâkîydi, ama özü itibariyle dinî, imanî idi. İmana vurgusunu da bu açıdan değerlendirmek lâzım. Bediüzzaman, bizim modernleşme içeriğimize, biçimimize, yöntemlerimize itiraz ediyordu. Zaman, haklılığını gösterdi. Modernleşme adı altında köktenci bir sekülerleşme, dünyevîleşme, dinden, kutsaldan arınma anlaşıldı. Biçimsel bir algı ile sorunlara yaklaşıldı. Şekle ilişkin şeyler çözüm diye önerildi hatta dayatıldı. Tabiî, modernleştirici seçkinlerin despotik uygulamaları, özgürlüğü yok edecek biçimde bir politika yürütmeleri, toplumsal yapıda ciddî sorunlar üretti. Bediüzzaman hem ferdiliğini korudu, hem özgürlük tutkusundan vazgeçmedi, hem de ‘bu topraklar’ın yeniden irfanla, kelâmla, hikmetle mayalanması için çaba gösterdi. Ekonomik ve siyasal değişim içinöncelikle zeminin değişmesi gerektiğini bugün herkes fark etmiş durumda.

Bu ülkede Bediüzzaman yaşamamış gibi davranmak nasıl bir durum?

Bunu, yaşadığı dönemde siyasal ve kültürel elitler yapıyordu. Ama boşa çıktı. Sonradan kimi dinî gruplar ve kanaat önderleri de kıskançlıktan, kendi yöntemlerini, kendi gruplarını fazla önemsemekten benzeri bir yanlışa düştüler, Bediüzzaman’ı yok saymak istediler. Bunun da, bugün geldiğimiz idrak ve algı düzeyleri bakımından bir anlamı kalmamıştır. Bugün, insaf ve idrak sahibi herkes, Bediüzzaman’ın, bu topraklarda durdurulmuş olan geleneksel medeniyetimizin yeniden hareketlenmesi için ne denli işlevsel ve etkin işler yaptığını, toplumun kalbine nasıl müdahale ettiğini, bu topraklara ne türden tohumlar ektiğini biliyor, görüyor.

Tarih bütün gerçekliğiyle yazılsa Bediüzzaman Türkiye tarihinde nasıl bir karakter olarak karşımıza çıkar?

Yüksek insanlık bilgisinin, özgürlüğün, nasıl erdemli olunabileceğini kusursuz bir örneği olarak, diyebiliriz. Bediüzzaman, bu toprakların vicdanı olmuştur. Bunda dost düşman herkes müttefiktir. Anadoluyu yeniden mayalamıştır. Bu anlamda bir modern zamanlar bilgesidir, azizidir. Kelâmı yeniden ifade etmiştir. Kelâm derken bir ‘İslâmî ilim’ alanını kastetmiyorum, logos’u, hakikat-i Muhammediyeyi kastediyorum. Beşeri insan yapan sırrı kastediyorum.

Kendisine açılan dâvâlar neden bu kadar çok?

Malcolm X’in bir sözü vardır : ‘Tarih boyunca, meselenin şah damarını elinde tutan insanlar daima büyük tepkilerle karşılaşmıştır’ der. Bu, Bediüzzaman için fazlasıyla geçerlidir. O, kalbini doğrudan insanın kalbine vuruyor.

Siz Nur ekolünün cihanşümul olduğunu söylüyorsunuz. Öyleyse hâlâ neden kendi ülkesinde hak ettiği değer verilmiyor?

Az önce konuştuğumuz gibi Bediüzzaman’ın dili ve içeriği, cihanşümuldür. Kozmik bir dili, dünyası var. Zaten okuma zorluğu da buradan kaynaklanıyor. O cihanşümul gelenekle ilişkilerimiz bugün çok problemlidir. Modern zamanlar dediğimiz şeyin zaten başta karakteri budur. Geleneksel hikmetle ilişkilerimizde bir yırtılma hatta kırılma yaşadık. Bediüzzaman’ın diline, dünyasına nüfuz etmede bu yüzden bir güçlük yaşıyoruz. O büyük, muazzam semavî sofra çekildi. Biz, geride kalanlarla yetiniyoruz. Bediüzzaman, o sofrayı yeniden önümüze serdi. Bizi dâvet etti. Değer atfedenlerin bizatihi kendilerinin değerli olması, o değerle değerlenmiş olması gerekiyor.

Siz Risâle’nin dilinin özgün olduğunu söylediniz. Peki insanlar “anlamıyoruz deyip sadeleştirilsin” diyor. Sizce insanların emek harcaması mı lâzım yoksa dilinin orijinalinin uzaklaştırılması mı lâzım…

Sözlüğe aşina olmak ayrı bir şeydir yani sözlük ayrıdır, anlamın şiirselliği ve evrenselliği ayrıdır. Daha doğrusu şöyle diyeyim. Geleneksel hikmetin diline yabancılaşmış insanlar açısından bir sözlük sorunu olduğu kesin. Bu, Bediüzzaman’ın ‘dilinin anlaşılması’ndan çok, bizim o sözlükle aramızdaki sorunla ilgilidir. Her şey için emeğe ihtiyaç var. Kaldı ki, hikmet, okunarak elde edilebilen bir şey değil. Hikmetin dili, sembol ve sükuttur. Sessizlik, sadece söylenmeyeni içermez, söylenemeyeni de kuşatır. Ama, nazarla değil kelâmla mayalayan insanlar konuşur ve yazarlar. Bediüzzaman, ikinci sınıftandır. Anlam sorunundan çok, bizim onu anlama sorunumuz var. Bu da hem hazırlanmayı gerektiriyor hem de emek harcamayı.

Sizce bu kadar yok sayılmalarına rağmen Nur ekolleri devlet tarafından takip ediliyor mudur?

Tabiî ki… Devlet kendisini, kamusal alanı, toplumsal olanı ilgilendiren her şeyi, herkesi, her olguyu dikkatle izler. Bu normaldir. Önemli olan devletin nasıl algıladığı, ne türden tepkiler verdiği, nasıl ve niçin izlediğidir.

Bir de Said Nursî’nin demokrasi taraftarı olmadığı şeriatı savunduğu noktasında tartışmalar var. Sizin görüşünüz nedir?

Bediüzzaman, şeriat ile özgürlük arasındaki ilişkiye çok kafa yormuş. Özgürlüğü refere ederken, tanımlarken böylesi bir ahlâkî gönderme alanına başvuruyor. İman ne kadar güçlü olursa özgürlük o kadar parlar, diyor. Saadet asrını örnek veriyor. Bu anlamda, Bediüzzaman’ın, katılımcı, çoğulcu bir demokrasi algısına, katılım kanallarının tümüyle açık olduğu bir siyasal ortama imada bulunduğunu söyleyebiliriz.

Sizce Kürt sorunu konusunda Bediüzzaman’ın bakış açısı nasıldır? Bugünün tartışmaları çerçevesinde değerlendirebilir misiniz?

Kürt sorunu dediğimiz şeyin içeriğinde ve boyutunda, Bediüzzaman’dan bu yana pek çok değişiklik yaşandı. Ama, öze, esasa ilişkin belirleme ve önerilerinde hâlâ haklılığını koruyor. Örneğin aralarında Kürtçenin de bulunduğu birkaç dilde eğitim-öğrenim önermişti, bu, bugün de gündemimizde. İnsanların etnik kimliklerini Allah’a sipariş edemediklerini veri alarak milliyetçiliğin patolojik bir şey olduğunu söylemişti, bu, bugün Kürt sorununa ilişkin konuşmaya başlarken her insaf ve iz’an sahibinin ilk adımda veri aldığı bir şey. Daha adem-i merkeziyetçi bir yapıdan yanaydı. Bugün yerinden yönetimin güçlenmesi gerektiğine vurgu yapıyor herkes. Tabiî, onun, çeşitli zamanlarda, çeşitli olay ve olgulara ilişkin sözlerinin yeniden okunması gerekiyor. Aslolan ilkesel düzeyde önerdiklerinin üzerinde durulmasıdır.

Bediüzzaman’ın temel itirazı tümüyle seküler ve etnisiteye dayalı bir devlet ve siyaset kurgusuna idi. Bu kurgunun ciddî patolojiler üreteceğini önceden görmüştü. Etnisiteyi refere eden bir ulus kurgusunun, bir ulus-devlet kurgusunun ciddî anlamda reaksiyonlar üreteceğini, ırkçılığı besleyeceğini biliyordu. Kürt sorununun sadece bir kimlik değil, aynı zamanda bir refah sorunu, bir ‘eğitim’ sorunu, bir zihniyet ve kimlik sorunu olduğunu, yani bunların toplamından ibaret olduğunu söylüyordu.

[ röp. h. hüseyin kemal, yeni asya, 18 eylül '09 ]
...

21 Eylül 2009 Pazartesi

yüce diriliş partisi'nde bayramlaşma.

21 Eylül 2009 Pazartesi, yani Ramazan Bayramı'nın 2. günü, saat:15:00-17:00'de Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Merkezinde bayramlaşma merasimi yapılacaktır. Tüm diriliş erlerine duyurulur.

Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı
A. Sezai Karakoç

...

3 Eylül 2009 Perşembe

31 Ağustos 2009 Pazartesi

1 eylül'de ''barışa adanmış filmler''

1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla DOCUMENTARIST, arşivindeki barış temalı filmlerden oluşan bir seçkiyi Hollanda Başkonsolosluğu’nun işbirliği ile yeniden seyirciyle buluşturuyor. “Barışa Adanmış Filmler” başlıklı seçkide, dünyanın dört bir köşesindeki savaş/barış deneyimlerini anlatan, benzer süreçlerden geçmiş toplumların tanıklıklarını yansıtan yedi önemli belgesel yer alıyor. Barışı inşa etmeye başlamak için öncelikle geçmişle yüzleşmek gerektiğini, kalıcı bir barışın geçmişte yaşanan acıların inkarından değil onunla hesaplaşmaktan, unutmaktan değil hatırlamaktan geçtiğini gösteren filmler bunlar.
Hepsi de dünya çapında ses getirmiş ödüllü belgesellerden oluşan yedi filmlik seçki, 1-2-3 Eylül 2009 tarihlerinde Beyoğlu’nda Hollanda Başkonsolosluğu’na bağlı tarihi kilise Union Church’te ücretsiz olarak gösterilecek. (SON DAKİKA: Estela Bravo'nun Arjantin'in "kayıp çocukları" üzerine yaptığı "Kimim Ben?" adlı belgeseli de seçkiye eklenmiştir.)

PROGRAM

1 Eylül, Salı
18:00 Kayıp Vatan, 53’ + Eve Dönüş, 25’
19:30 Grozni Rüyası, 95’

2 Eylül, Çarşamba
18:00 Gülüyor muyum Görmek İçin, 59'
19:30 Cenin’in Kalbi, 89’

3 Eylül, Perşembe
18:00 Kimim Ben?, 75’
19:30 Burma VJ, 85’
...
[cenin'in kalbi]

[kayıp vatan]

[gülüyor muyum görmek için]

[grozni rüyası]

[burma vj - kapalı bir ülkeden haberler]
...
www.documentarist.com
...

fayrap 19 | eylül '09

...

selim temo: kürtçeye en büyük haksızlığı kürtler yaptı.

[...]
-Anadilde eğitim için yeterli eğitimci var mı peki?

-Anadilde eğitim için sadece Doğu ve Güneydoğu'daki Kürt nüfusu içinde düşündüğümüzde iki yüz bine yakın öğretmen gerekiyor. İşte sosyal bilgiler, fen bilgisi, inkılap tarihi, edebiyatı Kürtçe bilen insanlar gerekiyor. Şu anda böyle bir kadro yok. Bu yüzden bu talep haklı olmakla birlikte gerçekçi değil. On sene sonra ben Kürtçe fakülteler görüyorum, belki bütün eğitimi Kürtçe, Türkçe, İngilizce olan. Çünkü bu sadece Kürtlerle ilgili bir mesele değil. Kürtlerin Kürt kültürüne hapsedilmemeleri gerekir. Dünyayı takip etmeleri gerekir. Kürt edebiyatı sadece Kürtlerin birbirini anladığı, Kürtlerin sevdiği bir edebiyat olamaz.

-Yani kalkış noktanız Kürt milliyetçiliği değil diyorsunuz.

-Asla. Tabii Kürt meselesi Türkiye'de çok ideolojikleştirildi. İdeoloji, gerçeklik hakkında yanlış bilinç demektir. Artık onun içerisinden çıkamıyoruz. O kadar çok yalan söylendi ki bu yalanlar gerçeğin yerini almaya başladı. Şu anda biz belki yalanların üretildiği süreç kadar uzun bir zaman diliminde onların yerine doğruları koymakta zorlanacağız. Kürtçe hem çok eski bir yazılı tarihi, yazılı edebiyatı olan bir dil, hem büyük eserleri, mesnevileri, mevlitleri, bilimsel kitapları olan bir dil.

-Türkler uzun süre Kürtçe diye bir dil yok yalanını söylediler. Kürtlerin söylediği, kendilerini de inandırdıkları en büyük yalan neydi?

-Şudur: "Biz mağduruz. Tarih boyunca hep haklı ve mağdur idik. Hiç kimseye zulüm etmedik, hiçbir halkın topraklarına girmedik". Oysa 1204 yılında Bangladeş Kürtlerin elindeydi. Bangladeş'e kadar işgal etmişlerdi. 980 yılında Kürtlerle Vikingler Bakü kapılarında savaşıyorlardı. Viking sikkelerinde görebilirsiniz. Viking tarihinde geçer bunlar. Halen Yemen'de yaşayan Kürt asilzadeleri vardır. Cezayir'de yaşayan Kürt aşiretleri vardır. Yani bir zamanlar emperyal bir halktı Kürtler de. Varlığınızı bu tarihi mağduriyet yalanı üzerine kurduğunuz zaman yaptığınız ve söylediğiniz her şey doğru kabullenilmeye başlıyor. Çünkü siz mağdur olduğunuz için anlayışla karşılanmayı bekliyorsunuz. Kürtçeye en büyük haksızlığı bence Kürtler yaptı.

-Ne yaparak?

-Dili sadece politik bir karşı çıkışın simgesi haline getirerek. Yıllar önce bir Kürt siyasetçisinin bir tanımı vardı. Birinin ellerini, ayaklarını bağlıyorsunuz. Serçe parmağını azıcık hareket ettirmesine "terör" diyorsunuz, "ihanet" diyorsunuz. Böyle bir toplum serçe parmağı ile kendi üzerine bu kadar düşünemezdi. Biz neydik, nereden nereye geldik, dünyaya bizim katkımız nedir? Dünyaya neden ikinci bir Selahattin Eyyubî'yi veremedik?

-Gerçekten yok mu ikinci bir Selahattin Eyyubî?

-Bence var. Ehmedê Xanî, Melayê Cizîrî, Mevlanâ Xalit, Baba Tahir Üryan, Said-i Nursi, Ebu Hanife Dineverî.

-Sünni Türklerin mezhep imamı Ebu Hanife de Kürt, öyle mi?

-Maalesef! Acı ama gerçek! Ebu Hanife Dineverî hem çok büyük bir astronomdur, hem çok büyük bir İslam alimidir, İslam tarihçisidir. Beş ciltlik bir nebatlar kitabı vardır. Beşinci cildi Kürdistan'daki endemik bitkiler üzerine yazılmış.

-Kürtçe mi yazılmış?

-Hayır. Arapçadır. Bilim dili Arapça o zaman. Sonuçta Kürtler de bir İslam toplumu. Bilim kitaplarını Arapça yazdılar.

[...]

-Sürgün ve mazlum edebiyatından sıyrılmaya davet ediyorsunuz halkınızı?

-Evet. Kendine acımakla bir yere varılmaz. Ben şunu iddia ediyorum. Eğer Kürtler kendilerini toplumsal temelleri ve hikâyeleri doğru olan, bu acı ve mağduriyet dışındaki bir şeyle yorumlayabilselerdi, bu şekilde mağdur söylemin içerisinde kalmasalardı, en aşağı bir yirmi Edward Said çıkardı Kürtlerden.

-Onca acı çekerken bunu yapabilirler miydi?

-Kendi kültürlerinde var bu yetenek. Filistinli Edward Said Hıristiyandı hiç değilse. Gidebileceği pek çok kapı vardı. Siz Müslümansınız, hiçbir yere gidemezsiniz. Irak almaz sizi, Suudi Arabistan almaz. Osman Sebrî diye bir şairimiz vardı, 1993'te öldü. Osman Sebrî'yi Fransa yönetimi Madagaskar'a sürmüştü. Gidebilecek hiçbir yeri yok Kürtlerin. Edward Said en azından Avrupa'ya gidebiliyordu. Ama ne yaptı? Avrupa'nın Med ve Yunan savaşlarından beri 2500 yıldır geliştirdiği oryantalist söylemi bir tane kitapla alaşağı etti. Biz ne yapabiliyoruz?

-Kürtler neyi yapamadı?

-Biz Türkiye'de hangi entelektüelin, hangi akademisyenin, hani bilim adamının Kürtlerle ilgili söylediği bir yalanı çürütebildik? Sadece şunu söylüyoruz, ya işte biz şöyle yaptık, annem şöyleydi, babam şöyleydi, biz annemle tandıra giderdik. Bu değil ki. Dünya çok büyük Nuriye Hanım. Edebiyat nedir? Edebiyat bir insanı anda yakalamaktır. Köyü yakılırken de anı yakalayabilirsiniz, bira parası çıkışmadığı zaman da, tuzluğu uzatırken yere düşürürken de yakalayabilirsiniz insanı. Edebiyat bu ayrıntının, o anın peşindedir. Siz köyü yakılırken bir insanı anlattığınızda da çok iyi anlatamayabilirsiniz, ama tuzluğu düşürdüğü zaman çok iyi anlatabilirsiniz. Edebiyat ideolojiler üstü bir şeydir.

-Kürt siyasi hareketine angaje olan Kürt edebiyatını büyük bir atılım mı bekliyor artık?

-Son dönemlerde yaşanan trajedi bir nebze azalınca bu mümkündür tabii. Kürtler son yüzyılın hiçbir döneminde bugünkü kadar güçlü ve özgür olmadılar Ortadoğu'da. Bu trajik yük, bu halkın yaşadığı acımasız gerçeklik, tabii ki Kürt yazarını büyük ölçüde etkiledi. Çünkü hepsi işkence gördüler, öldürülenler oldu. Şu gün ise o durumun biraz insani bir noktaya yaklaşması, Kuzey Irak'ta bir devletlerinin olması, adlarının pekala kullanılabilmesi edebiyatın üstündeki yükü azalttı. Şimdi artık edebiyata ayıracak daha fazla zamanları var.

Tabii Kürt sorunu çözülürse pek çok insan işsiz kalacak, o da ayrı.

-Çözümsüzlükten beslenenler aç kalacak yani?

-Çok büyük bir rant alanı Kürt sorunu. Mesela siz çok az yeteneklere sahip olup çok önemli yerlere gelebiliyorsunuz. Çok hızlı bir şekilde yükselebiliyorsunuz kamusal alanda. Çünkü Kürt sorunu hakkında yazdığınızda dikkat çekiyorsunuz. Çok daha fazla oy alıyorsunuz bu sorunu derinleştirerek. Oradaki sosyal gerçekliği, politik talepleri, insanların halk olarak taleplerini kabul etmeyerek ya da bizzat onun sözcülüğüne soyunarak. Kürt sorunu bu yüzden çözülmesi en zor sorunlardan birisidir. Kürt sorunu cep telefonu sektöründen bile daha büyük bir rant alanıdır. Kürt sorunu çözülürse Türkiye'de askeriyesinden eğitim sistemine, medyasından ticaretine varıncaya kadar çok insan işsiz kalır. Kürt sorunu olduğu için Doğuda, Güneydoğuda çok rahat bir şekilde devletten ihale alabilen bir kesim var. Devlet orada diyelim ki bir okul yaptıracak. Oradaki Kürt olan ya da Kürt siyasetinin içerisinde olan müteahhite vermiyor, başka birine veriyor. Ya da belediyelerin ihalelerine oranın siyasetine yakın olan Kürtler girebiliyor. Devlet her yıl çok fazla miktarda silah alıyor. Dünyadaki kapitalist ilişkiler içerisinde silah ticareti yapanlar bundan çok büyük paralar kazanıyorlar. Türkiye'deki mevcut yapı bu sorunun olması nedeniyle bu kadar girift, bu kadar çözülmez bir noktada yıllarca. Ergenekon bunun sonucudur.

söyleşen: nuriye akman, 30 ağustos 2009, zaman.

söyleşinin tamamı;
...