sadık yalsızuçanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sadık yalsızuçanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2009 Perşembe

yalsızuçanlar: bediüzzaman, bu toprakların vicdanı olmuştur

Geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları’ndan “Dem” adıyla bir roman yayınlandı. Romanın özelliği Bediüzzaman’ı farklı bir üslûpla anlatmasıydı. Yazar Sadık Yalsızuçanlar “Dem bütün malzemelerini kendi hayatımdan alan bir kitap” diyor ancak bu malzemelerle hayat seyrini değiştiren başka bir hayatı, yani Bediüzzaman’ın fikrî hayatını bizlere ustaca aktarıyor. Biz de Yalsızuçanlar’la kalbindeki, ruhundaki, aklındaki Bediüzzaman’ı konuştuk…
Dem romanını nasıl bir iştiyakla yazdınız?

Açık olmak gerekirse Bediüzzaman’la ilgili bir kitap yazmak için bu kitabı yazmadım. Öykü ve roman yazarken ‘Ben bir kitap yazayım’ niyetiyle yazmıyorum. Son dönemde yazdığım romanlar yaşadığım ruh halleriyle ilgili. Kendim için ihtiyaç duyarak yazıyorum. Elimden bir tek yazmak geldiği için… Kendimi açıkçası yazar olarak da görmüyorum, ama yazı denen şeyle ilişkim olduğunu hissediyorum. Her romanın otobiyografik tarafı vardır. Yazar neyi anlatırsa anlatsın bir ruh göçü yaşar. Hz. Şems'i de anlatıyorsa Niyazi Mısri’yi de anlatıyorsa veyahut Deli Petro’yu da anlatıyorsa ruh göçü yaşayarak Bediüzzaman’ın tabiriyle onun kalbine, ruhuna misafir olur bir nev'î hulul eder. Onun lisanıyla tekellüm eder. Dem bütün malzemelerini kendi hayatımdan alan bir kitap. Hikâyemi üniversiteye kadar ancak getirebildim onun için birkaç kitap daha yazacağım. Bediüzzaman’ı tanıma hikâyem benim açımdan değerli…

Bize bu hikâyeyi anlatır mısınız?

Benim çocukluğum ve gençliğimin ilk yılları Malatya’da geçti. Dedem Sadık, Nakşi dervişiydi. Uzun saçlıydı, saçlarını örerdi. Kürt baskın melezdi. Babaannem Ermeni kökenli samimî bir Müslümandı. Dedemle babaannem ara sıra beraber zikir çekerlerdi. Dedem Adnan Menderes’i severdi. Babam tuhaf bir şekilde Halk Partiliydi ve partinin delegesiydi. Ancak geleneksel inançları olan biriydi. Babam sinema işletirdi. Onun için benim hafızamda yerli yabancı bir çok film mevcut. Cumhuriyet modernleşmesinden yeterince nasibini almış bir aileydik. Yaralı ve geniş bir aileydik. Biz daha çok anne tarafıyla birlikte yaşıyorduk. Büyük dayım kabadayı idi. Dev Yolcularla ilişkisi vardı. Küçük dayım ise alkol bağımlısıydı. Ailemizde kavga ve gürültü eksik olmazdı. Çözülmekte olduğumuzu hissediyordum.

Böyle bir ailevî yaşantıyla Risâle-i Nur arasında nasıl bir bağlantı kurdunuz?

Ben lise ikideydim. Boş derste gezerken liseye bitişik ulaştırma taburunun dikenli telleri arasından temiz yüzlü, kumral, çakır gözlü peltek konuşan bir adamın beni çağırdığını fark ettim. Gittim tanıştık. Bana çok sıcak davrandı. Kendisi Almanca öğretmeni imiş ve yedek subaylık hizmetini ifa ediyormuş. Beni hafta sonu sohbet ettiklerini söylediği bir eve dâvet etti. Dem’de ilk gidişimdeki heyecanı ve şaşkınlığı anlatmaya çalıştım. Türkiye’nin büyük hikâyesi içinde bu karşılaşmanın önemli boyutu oluşturduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin dinî, sosyolojik, ekonomik kaderinde Bediüzzaman’ın açtığı çığır merkezde yer alıyor.

Muhtemelen Nur Medresesine gittiniz. Oraya girdiğinizde neler hissettiniz?

Çok şaşırdım. Gramerleri, oturup kalkışları, çehreleri farklıydı. Ortak davranış kodları varmış gibi hareket ediyorlardı. Çok sıcak, sade ve samimîlerdi. Onların bana erişkin bir insanmış gibi davranmaları beni çok etkiledi. Çok hijyenik, temiz bir ortamdı. Orda kırmızı ciltli kitabı açtılar. Mağfiretin rengi olan kırmızının Bediüzzaman’ın tercihi olduğunu sonradan öğrendim. İlk okunduğunda yıldırım çarpmış gibi oldu. Ayaklarım bir anda yerden kesildi. Bediüzzaman gökle yerle temasını kuran adam. Biz olağan alanlarda kaybettiğimiz şeyi olağanüstü âlemlerde bulabiliyoruz. Bediüzzaman sizi o âleme çekiyor.

Yani ilâhî mesaja…

Yeniden hikmete…Modern zamanlar 19. yy değil 15. yy’dan başlar. Kitlesel ve küresel karaktere sahiptir. Sadece Amerika, Avrupa, Orta Asya ve Doğu’yla ilgili değil bir sel gibi önünde ne varsa katıp götürüyor. Birkaç klan dışında modernleşmeden etkilenmeyen hiçbir insan ve topluluk yoktur. Bu süreçte insanın adım adım hikmet ve irfanla bağları zayıfladı, örselendi, koptu. Bu insanda olduğu gibi toplumunda ruhunda ve kalbinde gerçekleşti. Hikmet ve irfan okunarak dinlenerek değil hazır olarak, yola girerek ve yaşanarak elde edilir.

Mevlânâ’ya ‘aşk nedir?’ diyorlar ‘Beni onda bil’ diyor. Bediüzzaman doğrudan hikmetin kalbinde oturan bir adam. Kendisine hikmet verilmiş bir adam. “Kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir”in sırrına ermiş bir zat…

Bediüzzaman’ın açtığı yolun Türkiye’nin kaderinde büyük rolü var diyorsunuz. Ancak bir çok Nur Talebesi bu etkinin farkında değilmiş gibi konuşuyor?

Türkiye’nin sosyolojisinde, siyasî hafızasında binlerce Risâle-i Nur ve Bediüzzaman’a karşı açılmış dâvâlar var. Otuz yılı tecritlerde ve işkencelerde geçmiş hakikate adanmış bir hayat. Son devrin mazlûmlarına yapılan işkenceler üç beş yıl sürmüş ancak Bediüzzaman’a yapılan işkenceler sistematik olarak otuz yıl sürmüş. Bu Bediüzzaman’ın mazhar olduğu sırla ilgili.

Efendimiz’e (asm) ve Allah’a ne kadar yakın ve aşık olursanız bunun bedeli o kadar ağır olur. Türkiye’nin dinî hafızası Nurculuğun tarihiyle dolu. Fakat Bediüzzaman bir hizip oluşturmuş değildir. Bediüzzaman’ın öğretisi cihanşümul, kozmolojik ve kozmiktir. Dili ve grameri de öyledir.

Hakikaten Bediüzzaman neden farklı bir dile ihtiyaç hissetmiştir?

Yesevî, Hemedanî gibi değişik âlimlerin değişik zamanlarda yaptığını Bediüzzaman 20. yy’da yapmıştır; insanların hikmetle ve irfanla bağları koparıldığı için iki sözlüğü bir arada kullanmıştır. Modern zamanların sorularına hikmet geleneğinden yeni cevaplar üretmek gerektiğini fark etmiş kendine verilen zenginlikle yeni gramer meydana getirmiştir. O sözlüğün anlamı yeniden gelenekle köprü kurmaktır. Modern zamanlardaki kırılma daha şiddetli olduğu için hizmetini daha ödünsüz bir şekilde yürütmüştür. Hediye kabul etmemesini sadece kul hakkıyla açıklamak mümkün değildir. O hakikatin pürüzsüz bir şekilde tecelli etmesi için üzerinde bir toz parçası bile bulunmayan bir ayna olması gerektiğini fark etmiş. İnsanlarla ve iktidarla ilişkisini bu minvalde yürütmüş.

Risâlelerin Türkiye’nin siyasî, ekonomik, toplumsal ve ahlâkî konuda büyük izler bıraktığını söylediniz. Bunu biraz daha izah eder misiniz?

Bediüzzaman’ın daha çok ahlâkî bir zemin kurma derdinde olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Gayr-ı ahlâkî bir zeminde ahlâkî anlamda siyaset yapılamayacağını, ticaret yapılamayacağını görüyordu. Bu anlamda öncelikle zeminin ahlâkîleşmesi için çaba göstermişti. Ahlâkın büyük oranda referansının din olduğunun da farkındaydı. Esasen sorun ahlâkîydi, ama özü itibariyle dinî, imanî idi. İmana vurgusunu da bu açıdan değerlendirmek lâzım. Bediüzzaman, bizim modernleşme içeriğimize, biçimimize, yöntemlerimize itiraz ediyordu. Zaman, haklılığını gösterdi. Modernleşme adı altında köktenci bir sekülerleşme, dünyevîleşme, dinden, kutsaldan arınma anlaşıldı. Biçimsel bir algı ile sorunlara yaklaşıldı. Şekle ilişkin şeyler çözüm diye önerildi hatta dayatıldı. Tabiî, modernleştirici seçkinlerin despotik uygulamaları, özgürlüğü yok edecek biçimde bir politika yürütmeleri, toplumsal yapıda ciddî sorunlar üretti. Bediüzzaman hem ferdiliğini korudu, hem özgürlük tutkusundan vazgeçmedi, hem de ‘bu topraklar’ın yeniden irfanla, kelâmla, hikmetle mayalanması için çaba gösterdi. Ekonomik ve siyasal değişim içinöncelikle zeminin değişmesi gerektiğini bugün herkes fark etmiş durumda.

Bu ülkede Bediüzzaman yaşamamış gibi davranmak nasıl bir durum?

Bunu, yaşadığı dönemde siyasal ve kültürel elitler yapıyordu. Ama boşa çıktı. Sonradan kimi dinî gruplar ve kanaat önderleri de kıskançlıktan, kendi yöntemlerini, kendi gruplarını fazla önemsemekten benzeri bir yanlışa düştüler, Bediüzzaman’ı yok saymak istediler. Bunun da, bugün geldiğimiz idrak ve algı düzeyleri bakımından bir anlamı kalmamıştır. Bugün, insaf ve idrak sahibi herkes, Bediüzzaman’ın, bu topraklarda durdurulmuş olan geleneksel medeniyetimizin yeniden hareketlenmesi için ne denli işlevsel ve etkin işler yaptığını, toplumun kalbine nasıl müdahale ettiğini, bu topraklara ne türden tohumlar ektiğini biliyor, görüyor.

Tarih bütün gerçekliğiyle yazılsa Bediüzzaman Türkiye tarihinde nasıl bir karakter olarak karşımıza çıkar?

Yüksek insanlık bilgisinin, özgürlüğün, nasıl erdemli olunabileceğini kusursuz bir örneği olarak, diyebiliriz. Bediüzzaman, bu toprakların vicdanı olmuştur. Bunda dost düşman herkes müttefiktir. Anadoluyu yeniden mayalamıştır. Bu anlamda bir modern zamanlar bilgesidir, azizidir. Kelâmı yeniden ifade etmiştir. Kelâm derken bir ‘İslâmî ilim’ alanını kastetmiyorum, logos’u, hakikat-i Muhammediyeyi kastediyorum. Beşeri insan yapan sırrı kastediyorum.

Kendisine açılan dâvâlar neden bu kadar çok?

Malcolm X’in bir sözü vardır : ‘Tarih boyunca, meselenin şah damarını elinde tutan insanlar daima büyük tepkilerle karşılaşmıştır’ der. Bu, Bediüzzaman için fazlasıyla geçerlidir. O, kalbini doğrudan insanın kalbine vuruyor.

Siz Nur ekolünün cihanşümul olduğunu söylüyorsunuz. Öyleyse hâlâ neden kendi ülkesinde hak ettiği değer verilmiyor?

Az önce konuştuğumuz gibi Bediüzzaman’ın dili ve içeriği, cihanşümuldür. Kozmik bir dili, dünyası var. Zaten okuma zorluğu da buradan kaynaklanıyor. O cihanşümul gelenekle ilişkilerimiz bugün çok problemlidir. Modern zamanlar dediğimiz şeyin zaten başta karakteri budur. Geleneksel hikmetle ilişkilerimizde bir yırtılma hatta kırılma yaşadık. Bediüzzaman’ın diline, dünyasına nüfuz etmede bu yüzden bir güçlük yaşıyoruz. O büyük, muazzam semavî sofra çekildi. Biz, geride kalanlarla yetiniyoruz. Bediüzzaman, o sofrayı yeniden önümüze serdi. Bizi dâvet etti. Değer atfedenlerin bizatihi kendilerinin değerli olması, o değerle değerlenmiş olması gerekiyor.

Siz Risâle’nin dilinin özgün olduğunu söylediniz. Peki insanlar “anlamıyoruz deyip sadeleştirilsin” diyor. Sizce insanların emek harcaması mı lâzım yoksa dilinin orijinalinin uzaklaştırılması mı lâzım…

Sözlüğe aşina olmak ayrı bir şeydir yani sözlük ayrıdır, anlamın şiirselliği ve evrenselliği ayrıdır. Daha doğrusu şöyle diyeyim. Geleneksel hikmetin diline yabancılaşmış insanlar açısından bir sözlük sorunu olduğu kesin. Bu, Bediüzzaman’ın ‘dilinin anlaşılması’ndan çok, bizim o sözlükle aramızdaki sorunla ilgilidir. Her şey için emeğe ihtiyaç var. Kaldı ki, hikmet, okunarak elde edilebilen bir şey değil. Hikmetin dili, sembol ve sükuttur. Sessizlik, sadece söylenmeyeni içermez, söylenemeyeni de kuşatır. Ama, nazarla değil kelâmla mayalayan insanlar konuşur ve yazarlar. Bediüzzaman, ikinci sınıftandır. Anlam sorunundan çok, bizim onu anlama sorunumuz var. Bu da hem hazırlanmayı gerektiriyor hem de emek harcamayı.

Sizce bu kadar yok sayılmalarına rağmen Nur ekolleri devlet tarafından takip ediliyor mudur?

Tabiî ki… Devlet kendisini, kamusal alanı, toplumsal olanı ilgilendiren her şeyi, herkesi, her olguyu dikkatle izler. Bu normaldir. Önemli olan devletin nasıl algıladığı, ne türden tepkiler verdiği, nasıl ve niçin izlediğidir.

Bir de Said Nursî’nin demokrasi taraftarı olmadığı şeriatı savunduğu noktasında tartışmalar var. Sizin görüşünüz nedir?

Bediüzzaman, şeriat ile özgürlük arasındaki ilişkiye çok kafa yormuş. Özgürlüğü refere ederken, tanımlarken böylesi bir ahlâkî gönderme alanına başvuruyor. İman ne kadar güçlü olursa özgürlük o kadar parlar, diyor. Saadet asrını örnek veriyor. Bu anlamda, Bediüzzaman’ın, katılımcı, çoğulcu bir demokrasi algısına, katılım kanallarının tümüyle açık olduğu bir siyasal ortama imada bulunduğunu söyleyebiliriz.

Sizce Kürt sorunu konusunda Bediüzzaman’ın bakış açısı nasıldır? Bugünün tartışmaları çerçevesinde değerlendirebilir misiniz?

Kürt sorunu dediğimiz şeyin içeriğinde ve boyutunda, Bediüzzaman’dan bu yana pek çok değişiklik yaşandı. Ama, öze, esasa ilişkin belirleme ve önerilerinde hâlâ haklılığını koruyor. Örneğin aralarında Kürtçenin de bulunduğu birkaç dilde eğitim-öğrenim önermişti, bu, bugün de gündemimizde. İnsanların etnik kimliklerini Allah’a sipariş edemediklerini veri alarak milliyetçiliğin patolojik bir şey olduğunu söylemişti, bu, bugün Kürt sorununa ilişkin konuşmaya başlarken her insaf ve iz’an sahibinin ilk adımda veri aldığı bir şey. Daha adem-i merkeziyetçi bir yapıdan yanaydı. Bugün yerinden yönetimin güçlenmesi gerektiğine vurgu yapıyor herkes. Tabiî, onun, çeşitli zamanlarda, çeşitli olay ve olgulara ilişkin sözlerinin yeniden okunması gerekiyor. Aslolan ilkesel düzeyde önerdiklerinin üzerinde durulmasıdır.

Bediüzzaman’ın temel itirazı tümüyle seküler ve etnisiteye dayalı bir devlet ve siyaset kurgusuna idi. Bu kurgunun ciddî patolojiler üreteceğini önceden görmüştü. Etnisiteyi refere eden bir ulus kurgusunun, bir ulus-devlet kurgusunun ciddî anlamda reaksiyonlar üreteceğini, ırkçılığı besleyeceğini biliyordu. Kürt sorununun sadece bir kimlik değil, aynı zamanda bir refah sorunu, bir ‘eğitim’ sorunu, bir zihniyet ve kimlik sorunu olduğunu, yani bunların toplamından ibaret olduğunu söylüyordu.

[ röp. h. hüseyin kemal, yeni asya, 18 eylül '09 ]
...

6 Eylül 2008 Cumartesi

gömleğimize değen berrak bir türkü gibi | sadık yalsızuçanlar


80’lerin ilk yarısında patlak veren, ‘şiir-hakikat’ tartışması ve sonrası da gösterir ki, modern Türk şiirinin İkinci Yeni’den sonra (ayrı, gürül gürül bir damar olarak Necip Fazıl-Sezai Karakoç-Cahit Zarifoğlu şiir ırmağını kısmen ayırırsak) taçlandığı ve sonrasında bir gerileyişe, bir çözülme ve güçsüzleşmeye, bir irtifa ve derinlik kaybına uğramasından önceki son büyük hamlesi 80 kuşağıyla gerçekleşmiştir. Bu sürecin Lale Müldür, Ahmet Güntan, Arif Ay, Haydar Ergülen, Hüseyin Atlansoy gibi adları arasında, Sessiz Redifler’le gönlümüzde taht kuran Cafer Turaç’ın da önemli bir yeri vardır. Turaç’ın şiiri, hem geleneksel sesi taşıması hem de modern yaşamın kaosunu derinden derine eleştirerek, bir iç huzuru, manevi-inisiyatik bir öğretinin sükûnetini, irfani bir rüzgârın bir çöle ve yangın yerine çevrilmiş olan modern zamanlara bağışladığı imkanları bünyesinde taşıması bakımından dikkate değerdir. O, hem bizim gençlik heyecanlarımızın ağırbaşlı, sessiz ve mütevazı bir taşıyıcısı, hem de ‘zarif efendi’mizin şairidir. Nihayet Cafer Turaç, bu ayrılığa bir son verdi ve İz Yayıncılık marifetiyle bütün şiirleriyle buluşturdu bizi. Kitabı elime alır almaz doğruca iki şiire koştum: ‘Mutsuzun biriyim işte…’ diye başlayan, aramıza bir değirmen gülü sokan’ şiire… Ona küskünüm diyemedim, zira Cafer Turaç’ın bize anlattıkları ve onları taşıyan kelimeler, varlık(ımız)la bizi barıştırıyor. Cafer Turaç’ın şiiri, son yıllarda bir türlü yazılamayan o yüksek sesle okunabilen bir şiir aynı zamanda. Onu okurken hem, Yaşar Kurt’un, ‘uzun uzun anlatamam her şeyi/böyle olsun istemedim ben de…’ diyen ve çello ile kalbimizin en mahrem hatıralarına dokunan ezgisini dinlemiş gibi olursunuz hem de, Yusuf’un Babası Yakub’un körlüğünün sırlarına muttali olursunuz. Bu, İbn Arabî’nin beyan buyurduğu üzre, ‘bir tuzak ve sınav yolculuğu’dur. Belki de bu acıyla Cafer Turaç, ‘mutsuzun biriyim işte, efendim, efendim zarif efendim’ diye başlar. İbn Arabi, hakiki şiirin Yusuf’tan (as) alındığını söyler. Yusuf Peygamber, aşk gezegeni olan Venüs’te mukimdir. Şiirin hası oradan gelir. Yusuf kıssasının sırları açıldıkça, şiirin, Cafer Turaç şiirinin gizemi de bize bir ayna gibi kendi anılarımızı ve acılarımızı göstermeye başlar: “Her şey dağılıyor, seninle şimdi/ah! künhüne vardığım sırlarım bitti/yüzünle sınandım, senin yüzünle/yalnız tasan kaldı bana, hafifliğinden/bir su kenarında akan gözlerim/ayrılık topluyor dudaklarından.”

İbn Arabi, bu ‘sınav ve tuzak yolculuğu’nu anlatırken şöyle der: “Allah bir kuluna ikramda bulunduğu zaman, onu kulluğunda yolculuğa çıkarır. Rububiyet süsünü ancak kulluk makamına erişenlere giydirir.” Bu, şiirsel bir yolculuktur. Hölderlin’in dediği gibi, ‘insanoğlu yeryüzünde şairane oturur.’ Beşer değil, insandır yeryüzünde şairane ikamet eden. Bu yetkinlik düzeyine ulaşanın başı ‘bela’dan hâli kalamaz. Bu sırdandır ki şairler ve azizler, derdi derman bilmişler, ‘bela-yı aşk ile kıl aşina beni’ diye yakarmışlardır. Kimse bu düzeyde izzet ve rahatı tekmil edemez, edememiştir. Belki de bunun en şiddetlisine maruz kalanlar şairlerdir. Turaç’ın dizeleri, hangi teessürlerden, hangi düşüncelerden, hangi ateşleyici ve hareketlendirici imajlardan yola çıkarsa çıksın, hep bu kozmik yolculuğu anlatır: “her şey seninle şimdi, karanlık kışla /gömleğime değen berrak bir türkü/ al al götür beni akşamlarına /gideceğim adres yeni değil ki/oralarda sevi, birkaç menekşe” Yakub yani akıl ayrılığın acısıyla döktüğü gözyaşlarından kör olur; çünkü göz görme yeteneğini yitirmemiş olsa da, koyu karanlıklar görülecek nesneleri perdeleyince göz sahibi kör olmuş demektir. Eğer göz var olursa karanlığı görür. Ayrılık acısı ateştir, ateş ışıtır ve ‘gözlerine boz geldi’ denilmiştir, beyazlık ifadesi kullanılmıştır.
Sonra Yusuf satılır, köleleşir, yani başkasının malı haline gelir ve külli nefisten ibaret olan kadına, ‘ona değer ver ve güzel bak’ denilir. Değer’in anlamı, ona kendisini bahşetmesidir. Yusuf’un benliği doğal bağlardan arınmıştır. Bu yüzden görenler, ‘bu bir beşer değil, melektir’ derler. Yusuf zindana düşer. Bu, Hakk’ın gayretindendir. Külli nefs, onu heykelinin zindanına hapseder. O da durmaksızın kendi sırrı kapsamında efendisine kulluğu adına yalvarır. Sonunda külli nefs, isteyenin kendisi olduğunu, onun böylesi bir arzu duymadığını itiraf eder.

Sonra baba konumundaki aklın bulunduğu yerde kuraklık baş gösterir. Oğlunun şehrinde bolluk olduğunu duyar. Kör olduğu için oğlunun orada olduğunu bilmemektedir. “derler ki imlası kırık kaderin /içinden geçermiş ferhatın kahrı/ya ben sana nasıl gelirim şirin/bulutun içinden rüzgâr sesinden/ya ben sana nasıl gelirim ferhat/ kalbimdeki ırmak sakinliğinden” dizeleri bize bu gelişin, göremeyişin ve nihayet kavuşmanın çağrışımlarını taşıyabilir. Yakub’un kokuyu alması ve gömleği yüzüne sürmesi, aklın, arınmış nefsin izzetiyle onurlanmasıdır.

Gerçek şiirin Yusuf’un katından indiğinin ışıltılı bir belirtisi, Cafer Turaç’ın şiiridir. Bu şiir, bize değer bir Yusuf gömleği, bir Yusuf kokusudur.

*sessiz redifler, cafer turaç, iz yayınları