meskûn mahal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meskûn mahal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2008 Cuma

ölü | fazıl hüsnü dağlarca

Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
Fakat istemiyorum, kalabalık.

Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
Ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı...

9 Ekim 2008 Perşembe

üç el ağıt | m. fatih kutan

- ve anneler dizdövme rekortmenidirler tüm şefkatler adına -
cafer turaç
g.

davran dilinin kemiğine, bıraktığımız yerden sivrilsin söz dizimleri. kalk ki göndere çekilmiş birer isyan olsun soluğumuzun ritimleri. mevsimlerden memleket, iklimlerden genç ölümler devşiren sistemli zamanların hesap tutmaz çarklarını ünlemlerle durdurmanın patika yollarında ismimizi kodlayıp alınların çatına, iki kaş arasına seferler düzenlemeliydik. kanı yerde kalmış yüreklerin hesaba gelmez kaderlerinde nice ovalar gördükte, sol yanımıza düşen dağlardan incindiğimiz zamanlara iki kelâm etmenin o reddedilmez kanamasına şahit tutulduk, gereğince.

b.

hangi bakışa asmalı yasımızı ki ayaklanmasın her biri bir mermi soğukluğunda ölümü kıskanan yanlarımız. namlu dediğin bir zehir, içimize çöreklenen. ölüm kusan dillerden sakınmanın son raddesinde, göz yaşlarında boğdurulmuş annelere iflâh olmaz karanfiller gönderin! yazıklanmış yanlarımız basılsın tütünlerle, bin acı tadında gölgelenen yüzlere göz hizasından kalbe doğru yol alan bir kardeşlik coğrafyasının yer altı zenginlikleri işlensin, yerin üzerinde yaşayabilsin diye alınlarında topraklarının topografik yapısını canlandıran çocuklar! ve tek soru saplanmakla kalmaz kalbe, incitir mevsimlerden yontulmuş memleketleri:
gelecek zamanlarda yer altı zenginlikleri listesinde ilk sıralara yükselecek mi ölü(m)lerimiz?

r.

notalar kâr etmez ağıtlara; ölüm, sus payıdır hayatın.
es.

...

6 Eylül 2008 Cumartesi

hezâr veya andelîb | leyla karaca


mutat yelkovanlarda
dönüyorken eskiz aşklar sonesi
yekpare birgün o hiç’i an be an kürümede
bin pareye dağılıyor tuval
altında bir kasavet huş renkli
ve pervaneye dönüşüyor söz
vuruyor nevbaharlara binbir heceyi

o küs duruşun küllerimi yeniden ezip geçtiğinde
dilim susuyor bana
soluklarım kınanmada dar ve geçitsiz…
suskunluğun bölünüyor İsfahan gecelerine..
unuttum hangi şimdinin hangi sonsuz yamacında kaldı
göğüs kafesimden içeri fısıldadığın aşk
ve dünyanın üstü kir pas içinde idi
ve yine dönmüyordu sözüm kendime…

boynuma geçirdiğin o yazgı
aşkın al/yan(gı)sı
bana senin olmaktan başka yol bırakmadı…

hasretim saçma bir günden / benden daha muannid olduğunda
düşlerin yası hicaz’a dökülüyordu
gözyaşlarım yavaş ve sıcaktı ve de latif ve nazenin
bir kor gibi sana dur(ul)duğumda
bana senden başka ateş karılmamıştı.…

dil yüreğe çözülünce
ve dökülünce göz göz
anlamı yok beyaz sayfaların
o satırlarda zerreden zerreye dönüşüyordu aşk ve elden ele
san/cıyan hikayesiydi yâranın

oysa sana kurulmuştu hep zaman
ve adın dilime dolanmışken böylece
önünde diz çökmüştü zamanın tüm dişlileri
hattat neden böylece çekip uzatıyordu çizgiyi çehrelerde
ve bilmiyorum neden varlığı konduramıyorum hiçbir eşyaya
öldüremiyorum aşkı ıssızlığında
ve belki susturamıyorum…

uçurumlarda bırak/ma böyle kefensiz ey can
ve şerh düş bu gecenin yangınına bir cilveyle
bir muştuyla aç yükümü
velev ki kurtuba’yı görmüyorum yakınımda hiç
dağılırken o söz/deler hep aynı durağan melale
sen sar hançerine aşk sözünü …

bir cevap öz sualine ancak bir taun kadar emandır
bir mihmandır ilişebilmişse eşiğine
ve bir nihanadır bu aşikar heceler
ve belki kirmanşahı çizen yayı çeviren bir divaneyi
bir gülşende vurmayı hedefler
her nerede kurumuşsam beni bulan o selsebil
sineme konuşlanmış çırpınan bir kuş yuvasında
güçsüz ve mecalsizim ve de sersefil …

ahh behey mutlak bade
sen sür atını sonsuza
ve bir berduş gibi yıkıl tek gerçeğe
redifi yalnızlık olan manzumlardan ayrıl
gizliden gizliye bir mazmun bul yeniden
ve yak çerağını ansızın…


kurtuba 38

kente şiir yakmak | sümeyye betül


çaldığında saatin on ikisi birden
ezberim tuttu:
lambalar, turnalar, sindrella.
bu üç ilişkiye dikkat kesilmiş planlarım var
masalın ve şairin yataklığında

bir de duvar yıkmalı ateşiyle oynanmış
otuz sekiz buçuğundan vurmak gerek alnımı
devirmeliyim yani dev(i)rimci anılmam için
nasıl olsa okuduklarımı sonra da anlarım
yıkıldığım yerden kalkarken mesela
Ankara’nın memurlardan ibaret olduğunu
Ankara’nın memurlardan ibaret olmadığını
Allah’ım ben yeni büyüdüm marşları kim bitirdi

işin gerçeği
şarkımı kaybettim
isyanı meçhul kılan tereddütlerim yok yani
aramakla içime sinen buluşun merakında kaçırdığım geceye çağırıyorum kaşifleri
ve korkmayan gelsin uyumaktan
bulmak aramaya yol çizer
en çok da time never dies yalanına çember

göreceli şaşkınlık bilgiçlik değil artık
lanete sevketmiyor dilimi ordan alışkınım
bulduğum ve bulacağım tek şey aramaktır bundan böyle nasihat dinlerseniz kaşifler !
bulduysam
aradığımı bilin diye ünlem yazıyorum

(vurguya dikkat et:) şarkımı kaybettim!
gördün mü artık sözlerim şiire mecnun
diyara terk borcum çıktı
hesabıma çalan
o şarkı olsa gerek
kaybettiğim/ değil mi ki leyli
cevapları soldurur yüzünde
bu yüzden sevmeyiz biz yerliler
soluk benizlileri
kalmak düştüğünden beri
gidenleri s e v m e y i z

işin gerçeği
tedirginim
çağın son tarifi; bu baskıda
- yırt gitsin,
ben sana söz gülümserim
yüreğine arabesk çalarsa bu şiiri yakarım
küllerine oturup şarkımı hatırlarım


Derkenar:
“bu şarkıya iyi davran! / kimse kendi sesinden korkmaz.” (F.Çolak) dediydi. şairdi. şarkımı aramama vesileydi. sonrasında… kaybım korkumun deliliydi.

tekrir | sümeyye betül


ne kaçtığın deniz ne yakın tufan
uzak değil kayalıklara git ve gör
damarında serumlar sancı çoğaltsın
söyledi atalar dini bu katliam
ya şahsında tekil ihtilaller kılacaksın
ya bildiğin çoğulları saf saf yık ve geç
ama geç, uçurum bir tek adımla başlar

kavmimin ihanetini güç bela hatırladım ki
tevekkül birleşmezse ellerimden sen yetiş!
okyanus taşındım mekandan işaretin gibi
diyorum deniz yutar mı bir an dönersem
taşındım, bu bağdaşa ikamet çek yüreğimi
okyanus! taşındım diyorum nefsim diyorum
diyor: putları reddet idealleri koru*

şimdi bize taş atana gemi mi yakalım
nuh'u unutup yağmuru kutsarken tanrılar
sanat diye asacaklar gökdelenlere bileklerimizi
boş bakışlara râm utanç bize ey peygamber
tahammülü sabra maya tutmayan şehirlerde
yine de tufan damarlarımızda terkipte

*aliya izzetbegova
tasavvur

5 Eylül 2008 Cuma

kar ebesi | eda aktaş


Ben ellerini aradım senin / bu şehre kar yağdı.
Hazırlıksız yakalandığım bir mevsim değildi bu
Cebimde yoktu şehrin haritası
Ne ilkti kapımı çalan ne de bol sıfırlı bir son
Nerede bir duvar görsem avucuna iki damla yaş bıraktım
Olması gerekendi bu.
Vurgumda keskin sözler, bir türlü kusamadığım
Daha dağınıktı gözlerim saçlarıma nazaran
Hoyrat adımlarla alnını karışladım kaldırımların
Okunaklı yağmurlarla büründüm siyaha
Bana yakışan, bir taşın altından gülümsedi / aldım
Yapmam gerekendi bu.
Yoksa harcım değildi paletimi tek rengin kuyusunda boğmak
Baktım olacağı yok
Ellerini aradım senin / şehre kar yağdı.

Yokladım kalbimi / yağarken kar.
Kırışmış anılarım darbe vurdu fikrime
Sendeledim gittiğini düşleyince, ılgım ılgım aşındı kalbim
Tamlayanım düşmüştü, külfetsiz değildi bu.
Sonsuz artı sonsuz kere döndüm baktım geriye
Her şeyin durduğu bir mahali vardı, ya benim?
Karşıdan baktım kendime, yorumladım ahvalimi
Dedim:” gecikmiş bir intibahım ben. Yaşananlar yaşanmış”
Ayırdım yolumu kendimden o vakit, eğreti bir küslük değildi bu.
Sırma vurdum değdiğim karanlıklara
Bir kez gördüğümü ikinci kez görmeyecektim
Urumun panzehiriydi bu.
Kalbimi yokladım ben / kar yağarken.

Bir şiir sancıdım / kar hâlâ yağmakta.
Kesik kesik baktım, perçeminde yaldızlar vardı gecenin
Şehrin en boğuk sokağı değil mi ki sendin!
Kokusunu aldım karın…
Bir duman sardı dört yanımı / bir hinlik
Kapına bir gül bırakayım dedim
Dedim talan edeyim senli sözleri, vecde geldim
Sonra yine,
Hercümerç kaldım delibalta dehlizlerde, geçit vermez bahtımdı bu.
Kar yağdıran hüzünlerle ne kadar gitseydim?
Ağlaya ağlaya kül oldum ya Hû!
Bivefa yıllar ardından koşturma ya Hû!
Kekre yakarılar tüttü sinemde, felahımdı bu.
Gömülü bakışımla baktım gökçe yârim harput’a
Baktım biteviye, ecrimdi bu.
Çıramı yakana bir güzelleme söyledim
Ölünesi bir aşktan düşmüştüm, örselenmişti canım
Zülfaris burcum kurumuştu, çilelim
Şehrin nasibiydi ilk kar. Ah! Saçıma düştü
Baktım lenduha kavlim harput’a
Baktım burkmadan onu, bereketimdi bu.
Kurtarmaz beni bu şiir, bu azap yerimi sıcak tutmaz
Bir ayağı çukura düştü aşkımın, çarmıhımdı bu.
Baktım mesrur mesrur gökçe yârim harput’a
Kalbime tırmanan bir kar serinliği
Bir türküden iktibasla
“kar mı yağmış şu harput’un başına?”
vesaire/vesaire/vesaire


yenilgi

genç bir liman öyküsü | mehlika toyga


“su çekildi göründü zamanın dibi, korkuyorum bu akşam kıyamet varmış gibi…N.Fazıl”

Bir renk yürüyor…
Vakit yorgunca hâlâ. Pencereme yaklaşıp birtakım bakışlar fırlatıyorum sokağa. Kaldırımları yaralıyorum. Bir kadın varlığını ispatlamak istercesine, düzenli ayak sesleri serpiştiriyor yola. Çocuk adımlarını usançlı bir yürüyüşe kurban veriyor. Yol yürüyor gözümde. Sonra havaya doğru bir söz kanatlanıyor. Yaprakla rüzgârı bir kavgaya ilikliyor vakt-i hazan. Su yürüyor gözümde. Karıncalar sırtlanıyor koca dağları. Ve bir renk yürüyor geceye. Gündüze küserek bir renk, zamana çöküyor. Renge aldırmıyor adam. Köpeği ile dostluk nöbetleri geçiriyor.

Çölden kaçmış bir sıcak açılan pencereden başını uzatıyor. Damarlarıma kadar işliyor arsızca. Eceli gelmiş sözlerimin, ne bir saniye önce… Ne bir saniye sonra… Gömülüyor. Dilimden oluyorum. Bir suya uzatıyorum efkârımı. İrili ufaklı su sevdalıları, kös kös otuyor maviler üstünde. İnsanlar doluyor, insanlar boşalıyor. Liman günün ayak izi yorgunluğunu atmaya çalışıyor omuzlarından. Ve karanlığa bir kez daha hamd ediyor. Denizin terkedilmiş kadınları onlar. Kimse bilmez. Hep çiğnenmiş lokmalara uğrak verir azığını. Şimdi tam da bir liman öyküsü yazmanın arefesinde martılar. Islak yürüyüşlerde bekletiyor kurumuş gönlünü önce. Ki baş edebilsin denizlerin bu serseri çocukları ile.

Bir ses yürüyor…

Zaman dargınca bana. Perdesini çekti mi hayat. Bir aşk duvağını muma veriyor, pervaneye matuf. Karanlığın sayfalarını bir bir çeviriyorum yüzüme. Genç bir kızın aynaya düşen perçemlerinden öte, kalbimin kan’dan sarkıtlarını devşiriyorum alnıma. Nasılsa saçlarım üşümüyor başımda olmayınca. Başım da olmayınca, alıp gidemiyorum. Onları da bir kuşa salık veriyorum usulca. Eteğim, bir şiirin eşiğine takılıyor. Yüz görümlüğü istiyor benden aşk öyküleri. Düğün başlıyor. Çocuklar ilk günahlarını işliyor. Yüzler arabanın önüne atlıyor ve içi ateş dolu zarfları ağızlarıyla açıyor. Bir aşk ellerinden tutuyor Ali’nin. Gel diyor. Bak seni nereye götüreceğim. Ali annesinin çantasına koyduğu tüm öğütlerin üzerini örtüyor. Sevinçle gidiyor. Sevinçle…

Benimse bir sandığım var. İçimin taa içine kilitlenmiş. Anahtarı kayıp. Gelinlik kız edasıyla, süzülüyor içimde. Her şey orada birikiyor, o boşlukta. Korkularım üşüşüyor etrafıma. Bir sızı’nın kıyısında ayaklarım. Taze bir ayrılık kokusu sarıyor dünyayı. Yavaş yavaş uyuşturuyor eşyayı. Radyolar dudaklarını kıpırdatmaksızın söylüyor ezgilerini. Tüm saatler kokunun sarhoşluğunda, naralara dönüşüyor tik-tak’lar. Perdeler asılı durmaktan sıkılmış. Bir rüzgârla oynaşmanın yolunu beklerken, zamanı ipler çekiyor. Yetmiyor. Gemiler halatlarını feda ediyor. Taze bir ayrılık kokusu sarıyor Ali’nin bedenini. Damarlarından geçiyor, yüreğine ulaşıyor. Taze bir ayrılık kokusu, genç limanı da sarıyor. Nefti kalbini ele geçiriyor. Ali kendini birden limanda buluyor. Liman Ali’ye ne kadar da benziyor!

Bir gök yürüyor…

Yüzüme çarpa çarpa. İçimde vagonlar dolusu inlemeler. Yosun tutmuş bir maviden ne beklenir. Ya bu kamaradaki işkillenmeler. Hepsi, hepsi bir göçün yorgunluğu. Yüzümün kaldırımlarına diz çöküyor her sabah bir dilenci. El açıyor yoldan geçen masallara… Öykülere… Şiirlere… Bir çocuk her sabah taşlarımı çiziyor elinde kırık sevinci. Oysa ben de bir çocuktum, annemin çocukluğundan kalma. Çoğu zaman bir anneydim, çocukluğumun düş’ünden bozma. Şimdi bir hiç’im bu limanda, olmayan varlığımdan yapılma! Ben hep buralardayım çocuk. Bu viranda. Gelince kapıyı çal, ama sakın zile dokunma! Çünkü bir öykü uyuyor içerde, bir masal işte. Ben bir şiir asıp geleyim bahçedeki dar ağaca.
-Bayan, aklımı renge boyadınız. Size minnettarım.
-Siz kaleminizi bugün neye bandırdınız küçük bey!... Bu ne işgüzarlık. Ne bu kalemşorluk. Daha fethedilecek kaç kaleniz var?Ya o kulağınızdaki asılı notalara ne demeli peki? Dilinize sürtünen, her defa da geriye ittiğiniz o naralara!...
-Buyurun alın çocukluğumu elimden…
-Yapmayın küçük bey. Kaleminize bakın! Yakalayın onu hadi. Mürekkebiniz damlıyor tutun lütfen. Hem almasam ben, ellerinize düştü ise çocukluğunuz. Zaten kıymışsınız ona. Birde ben mi kıyayım!
-Kıskandırmayın o zaman büyüklüğünüzü. Üstelik aynı şarkıyı dinlerken.
-Adım adım çoğalıyor bu serzeniş. Ey çocuk! Nedir bu terkediş? Haydi dön hayatın yüzüne de bak!Bak yüzüme de…
-Ne zaman kendimi açsam bozuk çıkıyor kalbim, kim tüketti beni böyle? Hem bir çocuktan geçmeden ayaklarımız, büyük derelere ulaşamaz mı hayatlarımız?
-Durun küçük bey! Daha geminin kalkmasına çok vardı ama…
-Bu zemheri değil aldanma esişine. Bir adam yap kardan bozma şu öykünün eşiğine. Sayfalar karışıyor bak, bir siyahtır aldı başını gidiyor.-Ama küçük bey, önce kalbinizi çözmeniz gerekiyordu!...
yolcu 50

4 Eylül 2008 Perşembe

ağlarken nefesine çarptı dilim | asude zeynep toprak


Uyumak boy atmış bir yalnızlıktı sadece… Anlamlanmasını istediğim her şey, bir şair yamasıyla karşıma çıkıyordu. Hüznü yamalamış, parsellemiş bir de utanmadan ballandırmışlar… Benim hayat dediğim şeye hüzün diyecek kadar uzak bana şairler… Oysa hüzün uykusuzluktan başkası değildi benim için…

Zamanın geri kalan kısmında bir erkekten uzak durmak dışında ne gibi uğraşlarım olur bilemiyorum. Belki kurdela nakışına başlar, olmayan bir beyaz hevesiyle, seccade filan yaparım. Ya da kitaplar alır okumaya çalışırım. Karedeniz pidesi yapan bir yerde çalışmaya başlayabilirim… Gidebilirim… Çokça yenilebilirim. Bir erkekten uzak durmak, bu erkeğin sizin kapınızı biraz zorlamasında ne kadar dayanıksız olduğunuzu gösterir… İşte böyle bir anda çıktı karşıma. Uzak kelimesini tamlamaya başlamışken…

Zamanla tabular yıkılası bir hal alıyor. Hala geri çekiyor olsam da kendimi, bu beni mutlu diyor. Fabrikayla gittiğimiz piknik sonrasında açık hava çarpmış olsa gerek beni. Çarpılmanın zevki var kalbimde… Gözlerine bakıp görmediğim yerleri hayal ediyordum. Belki de sadece onu hayal ediyordum. O zaten benim görmediğim yerin adıydı. Kaynaşmamız kısa bir süre aldı. Her gün bir şehrin, insancıl tarafını dillendirmek için buluşup, bir iki çay içiyoruz. Çayın şekeriyle birlikte, fabrikada olup bitenleri de karıştırıyoruz. Çay kaşığı oluyor dilimiz, dilimizden dökülenler en çok bizi yaralıyor. Dili geçmiş muhabbetlerde değiliz, dilin geçirgenlik kazandığı bir ışığı bekliyoruz. Saat ilerliyor.

- Eve gitmem gerek (ne güzel bakıyor. Biraz daha der gibi…)

- Bir çay daha?

- Tamam, ama sen bırakacaksın. (bu neydi şimdi? Of Tuğba o senin dostun!)

- Peki efendim, zevkle…

Sahi dostum muydu? Bana yemin edilmiş ve asla bırakılmaması gereken bir şeymişim gibi davranıyor. Nefesim kesilecek gibi oluyor/ nefesimi kesiyor! O üzerime nefesini boca ediyor ve nefesi rüzgâr gibi aklımı başıma devşiriyor…

‘İki çay söylemiştik orda, biri açık,Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.’(Cemal Süreyya)

felaket muştusu | sümeyye betül


(
saatini ayarla ömrümden çalacağım
armağanımdır bilenlere ve bilmeyenlere ünlemini
sıradaki/ tafrasına gölgelenmiş hayatlara:
)

anladım, bu toprağın boşnağıyım
kınayın beni!
küfrünüzden kaçan eşkıya da misafirim
kınayın…
sürün cengimi cüzzamdır milli duygulara
sorularımı sürün nöbetçiler gömün -toprağıma
duvarlar- maaşlarınızı kabartan
duvarlar koltuklarınıza sevda, başımızı ezen tuğlasız
duvarlarınızdan tanıyamadım sizi anladım
anladım, çok şükür bir sevgili boşnağım

göğün işaretidir bu oku ve parçala kalbini
özgürlük bildirin olsun /oku parçala
rüzgarın ulaşamadığına dağıt çığlığını hatta gergin bile tut
anlat bir yay ‘kanun’a nasıl başlarmış
direnen gözlerim yaşlarıma nasıl
felaket muştusudur yağan kar kadar
anlat dedim zaten sen beni dinlersen
kalbin tanımadığın o duvara uzak düşer
düşer bir vadiye mesela bulut ırmağa düşer
soruları bizi dinlemeyenler gibi değil
anlatırsan teli titreyen yay masal olur bile
direnir direnen sonuçlar bile

gerçi kızlar bu gün etimi tükürdüler
günahı sustum bugün direnemediler
bu yüzdendir ki geç kalışıma ayarla saatini
sıradaki mevsimi sana ömrümden çalacağım

çalacağım elbet ki sen de tüken
kışın kırk gün ortasında mevsimin sırasıyken
mümkün değil iç içe iki boşluk bilen ünlemini
hiç mümkün değil bir sevgili bir de boşnağın
muştusu ülkesine ve kapılarına
kilit bir de duvarlara matbu bildiri
işaret burada başladı gökyüzü burada biter
ve sır söylendi hala gönlünü koymadıysan
oku aklıma kat yayı da parçala