28 Eylül 2008 Pazar

veled-i rüzgar | betül dünder

Daha uzun söyleyebilirdim bu sevinci kendime
Bekledim biraz serinlesin yeryüzü
Cümle ağrıların beni beslediği toprak
Şimdi seninle sözleşecek bir ömrüm daha var
Ellerimde birdenbire çoğalan parmak
Kessem de azalmıyor nafile bendeki akşam
Bir yarımdan doğan sana sığındım af eyle
Onun adıdır artık
Yeryüzü boydan boya dolaşacak o efsunlu rüzgar
Tenimden akıtılmış sütler içinde
Beşiğinde el kadar oğullar biriktiren toprak
Evvelinden tövbekar dünden lacivert
Sana ülendim çıkmak istedikçe kaldığım
Bir kendim içinde
Fazlası kederin renginde eksiği esrar
Avlularda kırılmış kiraz dalları kadar
Unutulmamak için tuzlanmış göğsüm içinde
Tenhada bir yerde dindirilmiş yaşlar
Beni aşktan kovup sancılara terk eden toprak
Nice yaşlı ırmağın adıyla her şey yeniden başlar
Ve dolanır artık yüzümüzdeki nazarlar bu sevinçle

Eyy oğul ey veled-i rüzgar
Senin için büyüdüm
Düşmek için bir yaprak olarak kaldığım yerde.

varlık 1209, haziran '08

lorca'nın mezarı açılıyor.


MADRİD - 20. yüzyılın en büyük şairlerinden Federico Garcia Lorca’nın ailesi, İspanya İç Savaşı’nın patlak verdiği günlerde, General Francisco Franco’nun destekçileri tarafından öldürülen sanatçının gömüldüğü sanılan toplu mezarın açılmasını kabul etti.
Şairin yeğeni Laura Garcia Lorca, El Pais gazetesine yaptığı açıklamada, "bunun yapılmasını istemeseler de, toplu mezarın açılmasına itiraz etmeyeceklerini, çünkü olayla ilgili tarafların isteklerine saygı duyduklarını" söyledi. Müzisyen, şair, yazar Lorca ile aynı mezara gömüldükleri sanılan iki erkeğin yakınları, mezarın açılması için geçen hafta mahkemeye başvuruda bulundu. Aile bu başvuruyu, diktatör Franco’nun destekçisi faşist güçler tarafından öldürülen ve toplu mezarlara gömülen binlerce kişinin uygun bir şekilde yeniden toprağa verilmesi için ülke çapında yürütülen çalışmaların bir parçası olarak yaptı. Federico Garcia Lorca’nın ailesi uzun zamandır, şairin cesedinin nerede olduğu konusunu fazla gündeme getirmiyordu. Lorca, 19 Ağustos 1936’da Granada’daki evinden alınıp öldürüldüğünde 38 yaşındaydı. Cesedinin, Granada yakınlarında bir mezara gömüldüğü sanılıyor. (aa)

22 Eylül 2008 Pazartesi

beni sade sen sevdin | hayriye ünal

Eşyamda izin ayağımda tozun var mı diye sorarsan
Sana can çekişe çekişe değişen eşyayı haber veririm
Ayağımın tozunu silktim eşyamı karıncaya yükledim
Kırık yayda kalıveren ok gibi kaldım amma
Hiç korkmadım seni sukût-ı hayâle uğratmadım

Sen hâtim ol ben yarım sen hâtem vur ben dargın sen hatır kır
Ben uzun uzadıya kendimi açıklayayım ki bilinsin nasıl bir zulmetteyim
Bilinsin bu evren duanla her gün en baştan nasıl yaratılır
Boş bir sadak gibi kaldım amma zaten nehirler çekilmiş kurumuş göller
Aramızda deniz vardır (…) bana kalan sade sabır sade sabır…

Ben bu kırık izzet-i nefisle çok uzağa gitmem biliyorum
Bende ramak kalmıştır her şeye hasmane tertiplere ölmeye ramak kalmış
Flamasında ölüm işaretleriyle bir kuru benliğim kalmış
Kesilmemiş kartalmış bir adak gibi kaldım amma katılaşmadım
Hatırla sana ve kendime hep inandım, işte ordayım

İmanını tazeledin her cürmümden kalbimden sızan acıdan
Korkarak belirsiz bırakarak dokunmayarak beni sevdin
Tanrı hakkı için sevdin ebedî dostunu bildim, buydu seni avutacak
Hem gerçek hem yalan olan, işte bak bu açık seçikti aramızda
Seni affetmedim sana teslim gönlümü esirgedim bağışladım

Sen sendelediğinde inancımın ilk perdesi yırtıldı
Dediler ki suya götürür susuz getirir adamı
Dediler ki bîvefadır boşuna çınlamasın kulağın
Bense bir kez kerametine iman etmiştim divitin ve hokkanın
Gene de tuz basmadım zaafına seni hasletimden azadladım

Ateşi keselim kesilebilir değilse de, nâmı var ateşkesin
Bu ateşin nârında yanacak sözlükler ve kuralları simyanın
Birkaç sayfa kurtaralım kekeme kalsak bile isimsiz mektuplar için
Şartsız ve müdânâsız bir mütareke imzaladım amma
Kerem ettim sana seni hiç aklımdan çıkarmadım

Şimdi burada her şey pırıl pırıl aydınlık ve her saat gündüz
Duvarlarda masalarda kulelerde duranlar bile on ikiye vurmuş
Dünyanın her yerinde kalbimin rehberliğinde bir çocuk doğmuş
Her çocuğa adın konmuş akrep durmuş on ikide işlememiş saniye
Bu aşkın aşkı kaldı bende onursa hiçtir terazi kefesinde.

20 Eylül 2008 Cumartesi

21. tasavvur | eylül '08

21. tasavvur eylül '08

‘artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece’
(ilhami çiçek / satranç dersleri)
- fikir -
hacı kalfa faydasız nasihatler
yasin çetin güç ve kullanma şekilleri
burak tabaş karıncanın isyankâr halleri
sacide ortaçay 90 sonrası yaşanan toplumsal süreçte nuri bilge ceylan sineması
m. nihat malkoç seherde içe dönüş!
can yılmaz uyan
- nefes -
hasan şen anılarla son akşam yemeği
h.özcan sare bir râbıta eş(l)iğinde boyun büküş
mirat bârân cinnet
burak tabaş gidecektir elbet
yahya kurtkaya ses
yasin çetin gülümsemek
abdulkadir akdemir hasretinden eşkin verir sözlerim
sümeyye betül her dün kaza/ her gün kader
elif zehra aydın masrafsız
h. kübra soyhan sefer
- dilmaç -
aldous huxley kedilerden öğütler
johann wolfgang goethe annesine bir mektubu
charles dickens çocuğun hikâyesi
halil cibran güzellik
heinrich heine ölüm soğuk bir gecedir
cesar vallejo kara haberciler
- kıraathane -
avrupa mektupları ferit kam
gönül gözü ömer tuğrul inançer-kenan gürsoy
edebiyatın hayatımızdaki yeri: neresi? charles d. warner/t. s. eliot
içimdeki cennete yolculuk ümit meriç
şehren’is enis batur
- berceste -
- muhabbet -
- mim -

yolcu 50 > yolcu yoksa yol da yoktur!


l istikamet l ferhat kalender l yaşar bedri l ahmet usta l
l ömer idris akdin l bülent sönmez l esra demirci l kamil yeşil l
l hüseyin alemdar l ogün kaymak l mehlika toyga l
l mustafa uçurum l deniz sütel l bahar çetiner l bünyamin doğruer l
l banu aksoy l hakan akçiçek l eyüp akyüz l hüseyin güç l
l fatma esti l mevlüt katırcı l edip hekimoğlu l
l müştehir karakaya l m. fatih kutan l yunus emre tozal l
l bünyamin doğruer l babek ahmedi l hatice e. kaya l
l musa bilik l zeynep karataş l seyyit köse l a. samet bilgili l

Orta sayfA
halil inalcık
“Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun minyatürüdür”
gazi giray günaydın konuşturdu.
...

16 Eylül 2008 Salı

türkiye'de güzelliğin ölçüsü hâlâ şiirdir | ibrahim tenekeci


Şair İbrahim Tenekeci'nin yeni şiir kitabı Ağır Misafir Profil Yayınları arasından çıktı. Daha önce Üç Köpük, Peltek Vaiz, Güzellik Uykusu, Giderken Söylenmiştir adlı şiir kitaplarına imza atan şair, Ağır Misafir'de de kaybedenlerin, kimsesizlerin sesi olmaya devam ediyor. Yetimler, fakirler, işçiler, gençler, nineler ve dedeleri mısralarına taşıyan Tenekeci, köyden kente şehirden köye gidiş gelişlerin acısını ve umudunu anlatıyor. “Artık şiir dizelerle değil, kelimelerle, hatta harflerle yazılıyor” diyen şair, modern şiirde, kullanılan her kelimenin, harfin hesabının verebilmelisi gerektiğine dikkat çekiyor.

Su Seviyesi, Hayat Şartları ve Düzenli Birlikler kitabı oluşturan üç bölümün adları... Ama şiirlerin hepsi birbirinin devamı gibi... Ne dersiniz?

Beş yıllık bir çalışmanın sonucu olan Ağır Misafir, kırk şiirden oluşuyor. Ve bu kırk şiiri, insan hayatı gibi üçe böldüm. İnsan hayatındaki üç devre nasıl birbirinin devamı ise, kitaptaki şiirler de öyle...
Her şiir kitabımı bir konu etrafında örüyorum. Bütünlüğün bir nedeni de bu olabilir. Ağır Misafir'de, malumunuz olmak üzere, insanı ve çevresini anlattım.
Birinci bölümde daha çok benden yola çıkan şiirler var. İkinci bölümde kız ve erkek çocukları, yetimler, gençler, nineler ve dedeler, fakirler, işçiler var. Üçüncü bölümde ise iki şey birden: Birincisi, şehirle köy arasına bir sarkaç kurdum. Biri ya da birileri, köyden şehre, şehirden köye gidip geliyor. İkincisi de, şehirdeki ve köydeki hayatı anlatmaya çalıştım. Şehir hayatına "düz koşu", köy hayatına "kır koşusu" diyerek; "Emtia" başlıklı şiiri şehrin hanesine, "Bereket" şiiri ise köyün hanesine yazarak, biraz durum tespiti yaptım.
Netice itibariyle, Ağır Misafir'de bir insan, o insanın çevresindeki diğer insanlar ve insanların yaşadığı yerler var. Fakat hep birlikte yalnızlık çekerek varlar.

Bir şiirinizde de "Daima üzülürsün şairsen" diyorsunuz; sizi üzüyor mu şair olmak?

Octavio Paz, şiir için "lanetli lokma" der. Uçuş Denemeleri isimli kitabımda ise şiirle ilgili şunu söylüyorum: "Şiir düzenimi bozdu benim / Diyecektim, demedim."
Bir şair, şiiri reklâm ajansı olarak görmüyorsa eğer, şiir yazarak iki şey birden yapmış olur: Hem derdini, meselesini; hem de iddiasını ortaya koyar. Bu ise, kolay bir şey değildir. İnsanın canını yakar, sıkar vs.
Bir kelimenin başına gelebilecek en kötü şey, o kelimenin şiirde eskimesidir. Gül gibi, bülbül gibi, sevda gibi... Kendimce bu tür kelimelere yeni anlamlar kazandırmaya çalıştım. Yine, adı şairlerle anılan bazı kelimeler vardır. "Gümrah" deyince İsmet Özel, "çile" deyince Necip Fazıl akla gelir. O kelimeleri kullanmamaya, kullansam bile onlardan daha iyi kullanmaya gayret ettim. Bir de bazı kelimeler başlı başına şiirdi. Mesela "gelincik" kelimesi... Bu kelimeyi kullanırken, mevcut şiirselliğinin altında kalmamaya çalıştım.
Artık şiir dizelerle değil, kelimelerle, hatta harflerle yazılıyor. Modern şiirde, kullandığın her kelimenin, harfin hesabını verebilmelisin. Söz de, bir otomobil ya da bilgisayar gibi sürekli kendini yeniliyor. Sözün de daima bir üst modeli çıkıyor. Elli sene önce, ayakta kalmak için vasat olmak yeterliydi. İş şimdi, bir lastik reklâmındaki şu iddiaya döndü: "İyi olmak yetmez!"
İşte, bunlar ve bunlara benzer onlarca şey, şiiri bir anlamda "lanetli lokma"ya dönüştürüyor. Buna karşılık, çok şükür ki, Türkiye'de güzelliğin ölçüsü hâlâ şiirdir.

İbrahim Tenekeci büyük şiiri aramaya daha ne kadar devam edecek?

İlk şiirim tam yirmi sene önce, yerel bir gazetede yayımlandı. O günden beri "büyük şiiri" arıyorum. Aramakla bulunmuyor, fakat bulanlar da arayanlar...
Şiirlerimi Mustafa Kutlu hocama ilk getirdiğim zaman, yanılmıyorsam 1992'nin sonlarıydı, "bu işler nasip meselesidir" demişti. Bu sözü hiç unutmadım. Şiirden nasibim ne kadarsa, o kadar alacağım. Planlar, projeler karşısında, hep şunu söylüyorum: "Ya bu gece ölürsem?"

Anlat dedim ağaca

İbrahim Tenekeci, Adem'in şaşkınlığını taşıdığını ve bunu gizlemek için şiir yazdığını söylüyor: "Şaşkınlığımı gizleyecek bir şey/ Bulamadım şiirden başka/ Rabbim ne der" derken; biraz da 'vadilerde şaşkın şaşkın dolaşanlara' gönderme yaptım. Evet, benimkisi Hz. Adem'den ve hayret makamından doğan bir şaşkınlık... Şaşırmışım ben! Güzel bir ağaç görünce şunu yapabiliyorum: "Anlat dedim ağaca, gölgesine uzanıp!"

röp: hatice saka, yeni şafak, 15 eylül '08

14 Eylül 2008 Pazar

insanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir | ingeborg bachmann


(Savaşta görme yetisini yitirenler adına konan ödülün verilişinde yapılan konuşma.)

Yazar –doğası gereği– başkalarının kendisini dinlemelerini sağlamak ister. Ama buna karşın, günün birinde etkin olmaya başladığını duyumsadığında, şaşırır – ve eğer teselliyi gereksinen insanların karşısında, insanı öteki bütün canlılardan ayıran o büyük, derin acıyla dolu, incitilmiş, yaralanmış insanların olabileceği kadar teselliyi gereksinen insanların karşısında pek de teselli verici bir şeyler söyleyememişse, şaşkınlığı daha da büyük olur. İnsanoğlunun sözü edilen büyük acısı, aslında korkunç bir ayrıcalıktır. Eğer durum böyleyse, yani bu acıyı taşımak, onunla birlikte yaşamak zorundaysak o zaman bunun tesellisi ne olacaktır ve hele bu teselli, ne işimize yarayacaktır? O zaman –yani bence, demek istiyorum– o teselliyi sözcüklerin aracılığıyla gerçekleştirmek, uygunsuz kaçacaktır. Çünkü böylesi, göze nasıl gözükürse gözüksün, çok yetersiz, çok ucuz, çok sıradan bir girişim olacaktır.

Bu nedenle yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olamaz. Tersine, yazar onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır. Çünkü hepimizin isteği, görebilen kişiler olabilmektir. Ve bizi ancak o sözünü ettiğim gizli acı, deneyimlerin karşısında, özellikle de gerçeğin karşısında duyarlı kılar. Bu konuma girdiğimizde, acının üretkenliğe dönüştüğü o uyanıklık konumuna geldiğimizde, çok yalın ve doğru olarak şöyle deriz: Gözlerim açıldı. Bunu bir şeyi veya olayı dışa dönük yönüyle algıladığımızdan değil, fakat göremeyeceğimiz şeyi kavradığımız için söyleriz. İşte sanat bunu, yani bu anlamda gözlerimizin açılmasını sağlayabilmelidir.

Sanatçı –yine doğası gereği– bütün varlığıyla bir Sen'e, insana ilişkin deneyimini (veya nesnelere, dünyaya ve içinde yaşadığı zamana, evet, bütün bunlara ilişkin deneyimlerini!) iletebileceği insana yöneliktir; insana ilişkin deneyimi, özellikle kendisinin ya da başkalarının olabilecekleri insana, onun düzeyine varıldığında kendisinin ve ötekilerin en çok insan olacakları insana ilişkin deneyimdir. Yazar, bütün antenlerini açmış olarak bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlunun yüzünü saptamaya çalışır. İnsanoğlu nasıl duyumsamakta, neyi düşünmekte, nasıl davranmaktadır? Tutkuları, kısırlıkları, umutları nelerdir...?

Manhattan'ın İyi Tanrısı adlı radyo oyunumda bütün soruların kadın ile erkek arasındaki aşka, bu aşkın ne olduğuna, nasıl bir süreç izlediğine, azlığına veya çokluğuna ilişkin bulunduğu göz önünde tutularak, şöyle denebilir: Ama bu, çok sınırda bir durum. Bu, çok ileri giden bir tutum...

Gelgelelim her durumda, bu arada aşkın en sıradan olanında bile, daha yakından baktığımızda görebileceğimiz, belki de görmek için çaba harcamak zorunda olduğumuz bir sınırda durum gizlidir. Çünkü bütün düşüncelerimizde, eylemlerimizde ve duyumsamalarımızda kimi zaman en son sınırlara değin varmak isteriz. İçimizde, bize konulmuş olan sınırları aşma isteği uyanır. Söylediklerimi yadsımak için değil, ama daha açık bir biçimde tamamlamış olmak için şöyle demek istiyorum: Düzen içinde kalmak zorunda olduğumuzu, toplumun dışına çıkma diye bir şey olmadığını, kendimizi birbirimizi ölçüt alarak sınamakla yükümlü olduğumuzu ben de biliyorum. Fakat bize konulmuş sınırlar içersinde bakışlarımız, ister aşkta, ister özgürlükte, ister başkaca her katıksız büyüklükte olsun, hep kusursuza, olanaksıza, erişilmesi olanaksız olana yöneliktir. Olanaksızın olanaklıyla çarpıştığı alanda bizler, kendi olanaklarımızın alanını genişletiriz. Ve bence önemli olan, yetişmemizi sağlayan bu gerilim ilişkisini üretebilmemizdir; biz yaklaştıkça doğal olarak bir kez daha uzaklaşan bir hedefe yönelmemizdir.

Yazarın betimleme aracıyla başkalarını gerçek konusunda yüreklendirmesi gibi, başkaları da övgü ve yergi aracılığıyla ona kendisinden gerçeği talep ederek, gözlerinin açılacağı konuma gelmelerini isteyerek onu yüreklendirmiş olurlar. Çünkü insanoğlu, gerçeği taşıyabilecek güçtedir.

Gücümüzün yazgımızdan daha ötelere uzanabildiğini, insanoğlunun elinden pek çok şeyi zorla alındıktan sonra bile doğrulabileceğini, insanın düş kırıklıklarıyla, yani kendisini aldatmaksızın yaşayabileceğini, ağır bir yazgıyı taşımak zorunda kalmış olan sizlerden daha iyi kimse kanıtlayamaz. Öyle sanıyorum ki, insanoğlu belli bir gururu duymak hakkına sahiptir – bu, yeryüzünde karanlıklar içindeki tutukluluğu sırasında vazgeçmeyenin ve doğruyu aramaktan geri kalmayanın duyacağı gururdur.

İki çalışma arasında, bugün olduğu gibi, görkemli bir mola verebilmek, aynı zamanda bir düşünme süresi anlamını taşır; ben, bu düşünme süresinin bana ait olabilecek bölümünü bana haklı olarak sorabileceğiniz ve yanıtlarını ancak yeni yeni çalışmaların, çabaların oluşturabileceği sorulara ayırmak istiyorum. Böylece bugün bana sunduğunuz onur için teşekkür etme noktasına gelmiş oluyorum. Teşekkür etme, yalnızca genel bir teşekkürle geçiştirilemeyeceğinden, bu teşekkürümü benim ve başka yazarların çalışmalarını çoğu kez cömertlikleriyle olanaklı kılmış veya kolaylaştırmış olanlara, Alman radyo kurumlarına yöneltmek istiyorum; ayrıca dinleyicilerime, adlarını bilmediğim o insanlara teşekkür etmek istiyorum; ama asıl teşekkür etmek istediklerim, söze başkalarından çok daha fazla kulak veren ve saygın bir makam niteliğiyle bu ödülü sunanlar, yani savaşta görme yetilerini yitirmiş olanlardır.

Sizlere teşekkür ederim.

13 Eylül 2008 Cumartesi

alba | nour ensemble




nour ensemble. kürt, farisi ve fransız sanatçılardan oluşan iranlı müzik grubu. repertuarı mezapotamya kültürlerinin ve ortaçağ vokal müziklerinin kaynaşması temeline dayalı bir topluluk nour ensemble. tenor christophe rezai’nin yönetiminde mezopotamya türküleri, ispanyol şarkıları ve gregoryen chant’lerini seslendiren nour ensemble, 2005 yılında çıkardıkları ilk albümleri alba’yı güney iran’daki ardeşir babakan kalesi’nin 1600 yıllık kalıntılarında kaydetti. bahman ghobadi'nin bazı filmlerinde (misal, half moon) de sesine şahitlik ettiğimiz mostafa mahmoudi harika bir vokal. 'alleluia (setayesh)' ve 'santa maria amar (maryam-e moghaddas)' şark'ıları ayrı sızı.
nour ensemble web sitesi:

alba'yı indirmek için:


musalla taşında açan gül | hüseyin atlansoy


turan karataş'a

Yağmur bu kadar inceyken
Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet
Ölüm çok ağır Allah'ım
Ölüm çok ağır affet.

Hafiften bir yağmurla Allah'ım
Musalla taşında bir gül kıl beni
Usulca bir güvercin
Kaldırsın ince kırmızı giysilerimi

İznin olursa açılsın kuş dili
Söyleyiversin ince naif şarkılar
Zamanın süzgecinden geçen bedenimi
Dağıtıp savursun ruhumla birlik rüzgâr.

Hiçbir sırrını ele verme
Öl ya da ölü taklidi yap ey suretim
Dişleri kenetlenmiş çenesi bağlı
Bir ölü taklidi yap – yapabilirsen
Çünkü bir tek
Ölüler doğru fotoğraf verir.

12 Eylül 2008 Cuma

ne çok öldürüldük, hepsi 'münferit'.


>TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.
>650 bin kişi gözaltına alındı.
>1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
>Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
>7 bin kişi için idam cezası istendi.
>517 kişiye idam cezası verildi.
>Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1’i Asala militanı).
>İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
>71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
>98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.
>388 bin kişiye pasaport verilmedi.
>30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı.
>14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
>30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti.
>300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
>171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi.
>937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.
>23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
>3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
>400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
>Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
>31 gazeteci cezaevine girdi.
>300 gazeteci saldırıya uğradı.
>3 gazeteci silahla öldürüldü.
>Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
>13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
>39 ton gazete ve dergi imha edildi.
>Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
>144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
>14 kişi açlık grevinde öldü.
>16 kişi “kaçarken” vuruldu.
>95 kişi “çatışmada” öldü.
>73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi.
>43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.

21 dakika | ece temelkuran


Benim bir kere arkadaşımı öldürdüler, artık bir daha iflah olmam gibi geliyor. Gittiğimde yerde yatıyordu, kanı kaldırım taşlarına sızıyordu. Ben onu gördüm ya, ben artık başkasıyım. Hrant gitti, hep taze kalacak bir kan karanfil açıldı göğüs kafesimde. ‘Böyle bir şeymiş meğer’ dedim, ‘Arkadaşını öldürürlerse böyle oluyormuşsun’. ‘Meğer’ demiştim, ’12 Mart’ta, 12 Eylül’de arkadaşlarını kaybedenler böyle hissetmiş.’
Demek Türkiye’de milyonlarca insanın aslında göğüs kafesi ağır ve ağrılı yarılmış, çatır çatır açılmış kemikleri acıyla, ciğerlerinin arasından bir kan karanfil sızmış. Meğer arkadaşı öldürülünce insanın acısı hiç geçmezmiş. Öyleyse bunca insan, bunca sevgili, anne, baba, kardeş, oğul, arkadaş, dost... Eğer hepsinin göğüs kafesi böyle sızılı aralıksa, nasıl yaşıyor bu ülke? Anlamadım ben. En çok Hrant’tan sonra anlamadım bunu.
Oku! Arkadaşının adıyla.
Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem Coşkun... Necati Vardar... Seyit Konuk... Ali Aktaş... Ömer Yazgan... Erdoğan Yazgan... Mehmet Kambur... Ramazan Yukarıgöz... İlyas Has... Hıdır Aslan...
Bir isim listesi olduğunu görüp atladıysanız şimdi lütfen geri dönün ve bu isimleri tek tek okuyun. Çünkü bu isimleri, hiç değilse birkaçını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu isimler, Kenan Evren liderliğinde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ciğeri beş para etmez herifler tarafından asılarak katledilen yirmili yaşlarında gençlere aitler. İsimleri ve yüzleri, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nın hazırladığı ’12 Eylül Adaleti’ adlı belgeselin 15 dakikalık tanıtım filminin sonunda görünüyor. Tek tek geçiyorlar filmin içinden. Avukatlar, yargıçlar, savcılar, anneler, arkadaşlar konuşuyor.
‘Erdal Eren’i, heyetin önünde ağzından burnundan kan gelesiye dövdüler’ diyor avukat, ‘Yargıçların yüzünde bir tebessüm bile vardı’. Kenan Paşa’nın yaşını büyütüp astırdığı çocuktur Erdal Eren. İdamına dört celsede karar verilmiştir.
Sakın unutmayın!
‘Dişlerimle yolacağım’
Mehmet Kambur’un annesi “O Kenan Paşa’yı bir görsem” diyor, yüzü yol yol olmuş yaşamaktan, başörtüsü kaymış, ‘Onu dişlerimle yolacağım, dişlerimle!” Gözünde bir bakış var... Daha ben diyemem size o bakışı, öyle bir sözcük bilmiyorum. Ramazan Yukarıgöz’ün annesi tabutun başındaymış gibi anlatıyor:“’Açın tabutu, çocuğumu göreceğim’ dedim. ‘Mühür var, açamayız’ dediler. ‘Ben bu devletin mührünü tanımam’ dedim, çektim attım mührü. Bir açtım ki tabutu... Saçları yeni taranmış sanki. Kaşları kalem gibi, yüzü...”

Kenan Paşaaa!
Onun sesi titrerken başka bir avukat başlıyor, başka bir idam sahnesine:“Cellat boynuna ipi geçirmek için uğraşıyordu. ‘Bırak’ dedi, ‘Ben yaparım. Bir yerimi sakatlayacaksın yoksa’. Aldı yağlı urganı, kendi boynuna geçirdi. Sonra... 21 dakika sallandı ipin ucunda. Yanına gittim... Birkaç dakika önce saçını okşadığım çocuğun... Saçlarını okşadım.”
18 yıl önce ölmüş bir çocuk için, bütün çocuklar için, 18 yıl önce teker teker ellerinden alınmış arkadaşları için, kum gibi akıp giden insanlar için, anlatanların sesi titriyor. 15 dakikalık film bitiyor ve ta içimden şunları demek geliyor: Kenan Paşaaa! Kenan Paşaaa!
Bugün 21 dakikalığına öl. Öl. 21 dakika öl ve geri gel, yeniden ve yeniden öl sonra, yeniden ölmek için yeniden diril. Kaç çocuğu katlettiysen o kadar kere, hepsi için öl sen bugün. Kenan efendiiii! Bugün 12 Eylül; bu memleket seni en derin ve en taze intikam hisleriyle selamlar! Bir gün çıkacağın sanık kürsüsünde salya sümük ağlarken korkudan yerlerde süründüğünü görmek dileğiyle...
Ve bunu ne kadar kalpten söylediğimi anlatamam Kenan Paşa!
milliyet, 12 eylül '08

11 Eylül 2008 Perşembe

sabaha karşı darbeye karşı


12 eylül'ün ilk saatlerinde, sabah tam 03.59'da darbecilerin ilk işgal ettiği yerdeyiz. harbiye'de istanbul radyosu önünde buluşalım. el fenerini al, gel!

10 Eylül 2008 Çarşamba

nâzım'ın 'öteki defterler'i


Nâzım Hikmet’in 1938’de İstanbul Tevkifhanesi’ndeyken kullandığı defterler, Piraye’ye yazılmış mektupların olduğu sandıkta bulundu. Nazım’ın yeni defterlerinde bulunan dört anlatı parçası ‘Öteki Defterler’ adıyla Eylülde YKY’den çıkacak.
Memet Fuat arşivi düzenlenirken, Piraye’ye yazılmış mektupların bulunduğu sandıktan çıkan, yarım kalmış ve bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmamış roman ve hikâye parçalarıyla dolu defterlerden 160 sayfalık yeni bir Nâzım Hikmet kitabı hazırlandı. Piraye’nin 5 Mart 1938 tarihli mektubunun görseliyle başlayan kitapta “Orası” adlı yarım kalmış bir roman, kitapta yüz sayfalık bir bölüm oluşturuyor.
ntvmsnbc

doğu batı divanında bir sohbet | aslı güneş


On dokuzuncu yüzyılda İspanyol seferlerine katılan bir Alman asker, eline Kur'an'dan bir sayfa tutuşturduğunda büyülenen Goethe, kendisini Arapça öğrenmeye vakfeder. Ardından Fars şiirini keşfe girişir ve ünlü Doğu-Batı Divanı'nı yazar. Edward Said'in deyişiyle, "sanatın özellikle Goethe'nin gözünde insanın kendi benliğine yoğunlaşmasından ziyade, 'öteki'ne yapılan bir yolculuk olması" onu böyle bir eser ortaya çıkarmaya itmiştir. Bu düşünce, 1999'da, Goethe'nin doğumunun 250. yılında, Filistinli entelektüel Edward Said'e ve İsrailli bir Yahudi olan müzisyen Daniel Barenboim'a İsrailli ve Arap müzisyenleri 'Doğu-Batı Divanı Atölyesi'nde bir araya getirmek konusunda ilham kaynağı olur. Atölye, farklı kültürler arasındaki paralellikleri ve paradoksları ortaya çıkarmak ve bunları müziğin tüm sınırları ortadan kaldıran diliyle tartışmak açısından elverişli bir zemin oluşturmuştur.

Said ve Barenboim işbirliğinin bir başka ürünü de çeşitli tarihlerde, çeşitli mekânlarda gerçekleştirdikleri 'müzikal' sohbetlerden oluşan Paralellikler ve Paradokslar adlı kitaptır. Bazı kesimlerce bir araya gelmeleri dahi mümkün görülmeyen bu ikili, müzik üzerine yaptıkları söyleşilerde her türlü toplumsal ve kültürel pratiğe ait paralellikleri ve paradoksları sergilerken, Atölye deneyimine benzer bir sonuç çıkar ortaya: Hayatın her alanında ortak bir dilin yaratılmasının gerekli ve mümkün oluşu. Üstelik fanatik Anti-Semitizmiyle Nazilere ilham veren, müziği gaz odalarındaki Yahudiler'e bir nevi 'ölüm marşı' olarak dinletilen Wagner hakkında konuşurken. Üstelik Barenboim, 7 Temmuz 2001'de İsrail'de çalınması yasak olan Wagner'i 'program dışı' olarak İsrailliler'e dinlettiğinde gösterilen tepkiler karşısında, sanatın, müziğin evrenselliğinden dem vurmanın beyhude bir çaba olduğunu bile bile.

Yurt neresi?
Yahudiler açısından soykırımın izleri öylesine tazedir ki, söyleşilerden birinin yapıldığı Kolombiya Üniversitesi'nde dinleyiciler Barenboim'a ısrarla Yahudi bir Wagner yorumcusu olması konusunda zaman zaman suçlayıcı sorular sorarlar. Barenboim'un cevabı ise nettir: "Bizden nefret eden insanlara karşı nefret etmek değilse bile genelleşmiş bir eleştiriyle karşı durma hakkımız yok bizim, çünkü o takdirde, uzun zamandır bize zulmetmiş insanların düzeyine inmiş olmaktan başka bir şey geçmez elimize." Oysa, Yahudi olmak Barenboim'un kendi bireysel tarihini de fazlasıyla etkilemiştir. 1954'te on yaşındayken Alman müzisyen Furtwangler tarafından Berlin'e davet edildiğinde, babası katliamın üzerinden henüz dokuz yıl geçtiği, dolayısıyla 'henüz doğru zamanın gelmediği' gerekçesiyle gitmesine engel olmuştur. Yahudi kimliği, Barenboim'un kendisi unutsa da, yaşadığı ve mesleğini icra ettiği Almanya'da da sürekli hatırlanacak, kendisinden 'Yahudi Barenboim' diye söz edilecektir. Bütün bunlara rağmen, ikilinin söyleşilerine rehberlik eden Ara Güzelimyan'ın "Siz nerede olduğunuzda kendinizi yurdunuzda sayarsınız? Ya da, hiç kendinizi yurdunuzda hissettiğiniz bir an oluyor mu?" sorusuna büyük bir gönül rahatlığıyla, "Benim herhangi bir yerde kendimi yurdumda hissetme duygum, gerçekte, hayattaki her şeyde olduğu gibi, bir geçiş duygusudur". Barenboim'un Arjantin'de doğmuş, çocukluğunu İsrail'de, yetişkinliğini Almanya'da geçirmiş biri olarak mekânlar ve kültürlerarası geçişlerin şekillendirdiği zihinsel dünyasında edindiği bir 'yurt' vardır aslında: O, "ruh eşim" olarak tanımladığı Edward Said'le beraber olduğu her anda kendisini hep yurdunda hissetmiştir.

Ya bir Hıristiyan Arap ailesinin çocuğu olarak Kudüs'te doğmuş ve kendi deyimiyle on beş yaşına dek "Sömürgeci içerikte özel bir eğitimden geçmiş" daha sonra bir göçmen toplumu olması dolayısıyla 'gönül çelici' olarak nitelediği Amerika'da yaşamaya başlamış Edward Said için ne anlam ifade etmektedir yurt? Başlangıçta Said'in içinde yer eden sıla hasreti, içinde yaşadığı halde, kendisini bir parçası hissetmediği 'bukalemun kent' New York'da bir nevi rahatlamaya dönüşmüştür. Sömürgeci eğitimin verdiği yabancılaşma ve rahatsızlık duygusuna en uygun mekân belki de New York'dur. Farklı kültürlerin orta yerinde şekillenen tarihleri Barenboim ve Said'i, biri Amerika diğeri Almanya olmak üzere iki göçmen ülkenin homojenlikten uzak kültürel ortamına yazgılı kılmıştır belki de. Kimbilir, belki de köksüzlüğün verdiği rahatlık hissine rağmen her ikisinin yaşadığı duyguyu en iyi özetleyen, Daniel Barenboim'un kitabın sonuna eklenen yazısında alıntıladığı Necip Mahfuz sözüdür: "Belleğin zalimliği, unutkanlıkla dağılıp giden şeyleri hatırlamakta gösterir kendini."

Böylesi bir kültürel arka plan, iki dostun arasında paralellikler olduğu kadar paradokslar da oluşturmaz mı? Ara Güzelimyan'ın aralarındaki farklılıklara ilişkin sorusuna Edward Said'in verdiği yanıt, ait olunan kimliğin tarihi yorumlamadaki önemini açığa çıkarıyor: "Daniel'la benim anlaşamadığımız alanlardan birisi, dünyanın ikimizin de yurdu olan kısmının tarihiyle ilgili farklı görüşler taşımamız. Şöyle ki, Daniel, tarihi bir Filistinlininkinden açıkça farklı bir bakış açısıyla değerlendiriyor." Oslo Anlaşması'nı değerlendirmelerindeki farklılık bunun apaçık örneğidir: Said için, edebi ve müzikal terimlerle analiz ettikleri Oslo Anlaşması'nın sorunu 'notasyonların (yazıya dökülmüş haliyle metinlerin) durumun gerçekliğine yeterince uymaması'dır, İsrailli bir müzisyen olan Barenboim açısından da sorun, 'sürecin ivmesinin yani, hızının, temposunun içerikle el ele yürümemesinden kaynaklanmakta'dır. Barenboim, sonucun Said'in süreci reddetmesinin bir tür felsefi doğrulanışı olabileceği gerçeğini kabul etse de, 'içeriğin belirli bir hız gerektirdiği müzik yapmak' eylemiyle Oslo Anlaşması arasında kurduğu paralellikten vazgeçmez.

Wagner'in notaları
Söyleşilerde altı çizilen paralellikler ve paradokslar, ikilinin öznel deneyimleriyle sınırlı değil. Müzik ekseninde yürüyen sohbetler, zaman zaman müzik terminolojisine aşina olmayanları zorlasa da, özellikle Said'in müdahaleleriyle her türlü entelektüel ve sanatsal pratiğin karşılaştırmasına dönüşüyor. Edebiyatla müziğin, sözcüklerle notaların, akademik üretimle sanatsal üretimin paralellikleri, okuru şaşırtan bir zihinsel cambazlıkla ortaya dökülüyor. Şüphesiz, konuşmaların böylesine zengin ve ufuk açıcı olmasını sağlayan etken, 'dar, tekil ve uzmanlaşmış' olanı reddeden ve sanatı "siyaseten doğruluk takınmanın tam zıddı olarak" tanımlayan ikilinin, bilginin tüm alanlarına nüfuz eden derinlikleridir. Daniel Barenboim, dinleyicilerden birinin Wagner yorumlaması konusunda sorduğu soruya şu cevabı veriyor: "Uzunca bir süredir (Edward'la bu konuşmaları yapmayı kabul ettiğimden beri), zavallı Wagner, çok uzun bir zaman sonra bir Filistinliyle bir İsrailli onu ve vardığı sonuçları tartışacaklar diye mezarında dönüp duruyor, diye düşünmekteyim" ve ekliyor: "Gerçi bana kalırsa, kahkahadan kırılıyordur, o da ayrı." Wagner'in mezarında gerçekte ne yaptığını bilmek imkânsız ama Paralellikler ve Paradokslar'ı okuduktan sonra yalnız İsrail ve Filistin'i değil tüm dünyayı bir araya getirebilecek ve kimbilir belki de Wagner'in notalarından yayılan umudun, yaşayanların bir kısmını rahatsız edeceğini tahmin etmek güç olmasa gerek.

*paralellikler ve paradokslar, edward said/daniel barenboim, agora kitaplığı

12 eylül vicdan mahkemesi


Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu, 12 Eylül Cuma günü, 14.00-17.00 saatleri arasında Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'ndeki Mahkeme Salonu'nda düzenleyeceği Vicdan Mahkemesi ile 12 Eylül darbesinin 28. yıldönümünde 12 Eylül darbesini yapanları yargılayacak.

Üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen Türkiye 12 Eylül'ü henüz mahkeme önüne getirmeyi başaramadı. 12 Eylül'ü yaratan zihniyet ve 12 Eylül'ün artıklarından bir kısmı ise önümüzdeki ay Ergenekon davasında mahkeme önüne çıkacak. Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu'nu tüm darbelerin yıldönümlerinde tekrarlayacağı Vicdan Mahkemeleri'nin ilkini 12 Eylül'de kuruyor.

Program akışı:

14.00- 17.00 12 Eylül Vicdan Mahkemesi
(Bilgi Üniversitesi Dolapdere Uygulamalı Mahkeme Salonu)

Gün Boyu: Kenan Evren Resim Sergisi

Açılış: Fethiye Çetin

İddianamenin okunması
: Ergin Cinmen, Ahmet İnsel

Tanıklar:

Leman Fırtına, Orhan Miroğlu, Ragıp Zarakolu, Hacay Yılmaz, Sabahattin Selim Erhan, Atilla Keskin, Salih Sezgin, Bülent Aydın, İhsan Eliaçık, Adalet Ağaoğlu, Fahri Aral

Bilirkişi raporunun okunması : Darbeciler Nasıl Yargılanır?
Dimitrious Papachristou (Yunanistan) (Albaylar Cuntası'nın devrilmesiyle sonuçlanan Politeknik Üniversitesi ayaklanmasının öğrenci lideri)

Mahkeme Heyeti:
Memet Ali Alabora, Harun Tekin, Gökşen Şahin, Karin Karakaşlı, Rojin, Yıldıray Oğur, Semiha Kaya

Kararın açıklanması

18.30 Darbelere Dur de Yürüyüşü (Tünel'den Galatasaray'a)

Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu kimdir?
Çeşitli sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin oluşturduğu 'Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu', 21 Haziran 2008'de İstanbul'da, 26 Temmuz 2008'de Ankara'da darbeye karşı mitingler düzenledi. Koalisyon 12 Eylül'den sonra da diğer darbe yıldönümlerinde Vicdan Mahkemeleri düzenlemeye devam edecek. Koalisyon Ekim ayında başlayacak Ergenekon Davası'nı da aktif olarak takip etmeye hazırlanıyor.

virgül 122 | eylül '08


Vitrin: Son ayların kitaplarından seçmeler
İrvin Cemil Schick: Reina Lewis, Oryantalizmi Yeniden Düşünmek: Kadınlar, Seyahat ve Osmanlı Haremi; Zeynep Hanım, Özgürlük Peşinde Bir Osmanlı Kadını
Necmi Sönmez: yay. haz. İnci Enginün, Zeynep Kerman, Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa
Nami Başer: Agnes Heller, Bir Ahlâk Kuramı
Çetin Balanuye: John Gray, Saman Köpekler
Sadık Erol Er: Mike Gane, Jean Baudrillard: Radikal Belirsizlik
Devrim Sezer: haz. ve çev. Gürsel Aytaç, Schiller; Frederick Beiser, Schiller as Philosopher: A Re-Examination
Hüseyin Köse: Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz
Hüseyin Etil, Buket Teneke: Vefa Saygın Öğütle, Güney Çeğin, Sosyo-Tarihsel Teorinin ‘Sınıf’la İmtihanı: İlişkisel Sosyolojik Perspektiften Yeni Bir Sınıf Kavrayışı Denemesi
Mehmet Beşikçi: Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi: İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918)
Ahmet Eken: Rudi Paul Lindner, Osmanlı Tarihöncesi
Oğuz Eren: "Cinsi latif polisiyeleri"
Med-Cezir: Yarışma duyuruları, yeni yayınlar, yayın dünyasından haberler; Ceyhan Usanmaz, "Bir cepte Simenon, diğerinde Macdonald"; Ceren Yılmaz, Çocuklar İçin
Özgür Alp: Zehra İpşiroğlu ile söyleşi
Necati Mert: Sevinç Çokum, Tren Burdan Geçmiyor
Erendiz Atasü: Leonid Tsıpkin, Baden Baden’de Yaz
Behçet Çelik: Ahmet İnsel, Ümit Kıvanç, Ergenekon’a Gelmeden... Türkiye’de Devlet Zihniyeti
Orhan Koçak: "Fethi Naci’nin ardından"
Gonca Özmen: Mehmet H. Doğan, Türk Şiirinden Son Okumalar
Kahraman Çayırlı: Ahmet Erhan, Sahibinden Satılık
Bâki Asiltürk: Tuğrul Tanyol, Toplu Şiirler (2000-1971)
Soner Demirbaş: Metin Cengiz, Özgürlük Şiirleri
Besim Dalgıç: Metin Fındıkçı ile söyleşi
Bedia Ceylan Güzelce: Franz Kafka, Babaya Mektup
Nilüfer Erdem: Bella Habip, Psikanalizin İçinden
Pınar Padar: ed. J.D. Nasio, Psikanalizin Yedi Büyüğü
Sinan Kadir Çelik: "Zekâ’nın düşündürdükleri: 'Taşra'da ekol ol(a)mamak"
Ayhan Göksan: "İki Türkçe sözlük üzerine karşılaştırmalı bir yazı"
Bize Gelen Kitaplar


dergâh 223 | eylül '08


Dergi Sedat Turan’ın “Savaş Sözleri” başlıklı şiiriyle başlıyor. Şiir, Ağustos ayı içinde hayatını kaybeden Filistinli şair Mahmut Derviş’e ithaf edilmiş. Diğer şairler ise Nurettin Durman, Erkan Kara, Ümit Aktaş, Nadir Aşçı, Rıdvan Sözener, Ercan Yılmaz ve Nesrin Aydın.

Abdullah Harmancı ve Handan Yıldız Eylül ayının hikâyecileri...

Harmancı’nın “Kitaplar ve Çiçekler” başlıklı hikâyesi, olgunluk dönemine giren bir edebiyatçıyı müjdeliyor.
Funda Özsoy Erdoğan, Mustafa Akar ve Zeynep Serhan Koşal ‘derkenar’ sütunlarında yer alan isimler. Erdoğan, Sibel Eraslan’ın geçtiğimiz günlerde Dergâh Yayınları’ndan çıkan Parçası Benden isimli hikâye kitabına değiniyor. Akar ise Alaattin Karaca (İkinci Yeni Poetikası, Hece, 2005) ve Yakup Altıyaprak’ın (İkinci Yeni ve Türk Şiirinde Modernizm, Ebabil, 2008) İkinci Yeni hakkındaki kitaplarından yola çıkarak, bu hareketle ilgili görüşlerini ortaya koyuyor.

Hikâye sanatıyla ilgili yazılarına devam eden Kâmil Yıldız, bu sayıda “öyküde muhayyile” konusunu açıyor. Hemen peşinden de Furkan Çalışkan’ın “Modern Şiirin Kodları” üst başlıklı yazısı geliyor. Çalışkan, Edip Cansever’in “Meduza” şiirinden yola çıkarak, “modern şiirde özne” meselesine eğiliyor.
‘Orta Sayfa Sohbeti’nin bu ayki konusu, Vakıfların ihya ettiği Osmanlı eserleri... Konuyla ilgili olarak, Vakıflar Genel Müdür Yardımcılığının yanı sıra İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü görevini de yürüten Sayın Ahmet Tanyolaç ile önemli bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Ramazan ayına denk gelen bu söyleşi, Türkiye’de güzel işlerin de yapıldığına işaret ediyor.

Prof. Dr. İsmail Kara, Dergâh Yayınları’ndan çıkan “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm” adlı eseriyle dikkatleri üzerine çekti. Mehmet Zahit Tiryaki, bu kitabı ele alan derinlikli ve geniş oylumlu bir yazıyla, Dergâh dergisine katkı sağlayan isimlerden...

Arzu Güldöşüren ise dil çalışmaları ile tanınan Besim Atalay’ın hayat hikâyesini “kendi ifadeleriyle” aktarıyor. Her açıdan ibretle okunacak bu metin, dipnotlar ile zenginleştirmiş.

zemheri edebiyat | sayı 5


5. sayıda Zemheri Edebiyat okurları için; Yaşar Bedri, Beşir Ayvazoğlu, Yelda Karataş, Osman Hakan A., Adem Turan, Selçuk Küpçük, Mehmet Nuri Yardım, Ali Çolak, Kemal Sayar, Cevat Akkanat,Şaban Abak, Suavi Kemal Yazgıç ile yapılmış “5 kitap” soruşturması yer alıyor.

Röportaj bölümünde ise; şair, yazar Ali Ayçil ile Türk Edebiyatı, editörlüğünü yaptığı Mostar dergisi, kitapları ve Celal Fedai'nin kendisine yönelttiği eleştiriler hakkında detaylı bir röportaja yer veriliyor Dosya Olarak Rachel Corrie’yi işleyen Zemheri Edebiyat beşinci sayısı; sırasıyla Rachel’in tüm mektuplarını, kendisi hakkında Bob Dylan tarafından yapılmış bir şarkıyı, Ailesiyle Türkiye’de ilk kez yapılan röportajın İngilizce aslını, Rachel hakkında yeni yazılmış deneme şiir ve makaleleri yayınlıyor.
5.Sayının içeriği ise genel olarak şöyle;

Şiir
Kayboldum Ortasında / Mustafa Uçurum
Keyif Süren Köpekler / Mehmet Şamil Baş
Terfi Ettim İnsanlıktan; Islık Çalan Bir Yağmurum Artık!/ Emine Şimşek
Buzul Çağ / Yahya Kurtkaya
Dudaklarının Saçağında Yıkanan Gün Işığı / Sefa Bıyık
Boynu Bükük Öldüler / Yücel Şenyer
Çingene / Ceyhun Köse
Mahşerin Beşinci Kızı / Murat Serkan Önder
Akşam Sularında Vitrin Önleri/ Mehmet Türkmen
Deneme
Düş-ün-ce / Ömür Kurt
Suç ve Şehir / Nergihan Yeşilyurt
Mektup
Sana Nazarım Değdi Henna' Gözlerini Okurken / Züleyha Çay
Öykü
Üzüm Bağları ve Mavi Dolunay / Leyla Marankoz
Tefrika Öykü: Mihman, Bölüm-1 / Yahya Kurtkaya
Evet, Ben Oyum… Yani Resimlerdeki/ Asude Zeynep Toprak
Yaka / Ersan ER
İnceleme
Sevince ve Izdıraba Katlanma Sanatında Ustalaşmış Bir Kişilik Dostoyevski/ Öznur Tunç
Makale
Hilmi Yavuz, Hakan Arslanbenzer, E-Şair, E-Dergi, E Yani?/ Said Ercan
ÇizgiYorumsuz -Ebrar Pınar Kara
Sinema
Uçurtma Avcısı- Yılmaz Yılmaz
Tanıtım
Seyyah-Murat Çelik
Posta Kodu Aşk- Mehmet Şamil Baş
Gözlerinden Aşk Soluyorum- Muhammed Faruk Arslan
Konuşan Fotoğraflar
BÜYÜKHARF
Dergimize Gelen Kitaplar

8 Eylül 2008 Pazartesi

mapuslara mektup


"mektuplar acıortayıdır hapisteki insanın" (kenan yücel)
Hapishanelerde onlarca mahpus gözlerini yatırmış ıraklara mektup bekliyor...
İçerdekilere dışarıdan bir merhaba demek, hallerini hatırlarını sormak isterseniz, aşağıda ad ve adresleri bulunan mahpuslara yazabilirsiniz:
Abdullah Altun F Tipi Cezaevi / Bolu
Abdullah Kanat E Tipi Kapalı Cezaevi / Siirt
Abdullah Oral F Tipi Cezaevi / Bolu
Abdullah Öngüllü E Tipi cezaevi / Siirt
Adalet Aktepe E Tipi Cezaevi / Burdur
Adnan Arıcak E Tipi Cezaevi / Kırşehir
Ahmet Akgün 2 Nolu F Tipi Cezaevi Sincan / Ankara
Ahmet Temiz 2 Nolu F Tipi Cezaevi Sincan /Ankara
Atilla Kaya M Tipi Cezaevi Ermenek / Karaman
Aynur Epli E Tipi Cezaevi / Sivas
Barış Işık E Tipi Cezaevi / Diyarbakır
Bernar Satar E Tipi Cezaevi 40100 / Kırşehir
Binali Gençel F Tipi Cezaevi Kırıklar / Buca / İzmir
Burak Kayaoğlu 2 No.'lu L Tipi Cezaevi B-6 Sincan /Ankara
Bülent Şamcı 2 Nolu F Tipi Cezaevi Sincan /Ankara
Ceylan Bağrıyanık M Tipi Cezaevi Gebze / İzmit
Cömert Bozkurt H Tipi Cezaevi / Bursa
Diyadin Turhan 2 Nolu F Tipi Cezaevi Sincan / Ankara
Ebru Arzu Erdal E Tipi Cezaevi / Bitlis
Ecevit Akbaş 2 Nolu F Tipi Cezaevi A-Tek-1 / Kırıklar / İzmir
Emin Fidancı F Tipi Cezaevi / Bolu
Emin Yıldız- E Tipi Cezaevi / Siirt
Enver Özkartal D Tipi Cezaevi / Diyarbakır
Eren Yıldız F Tipi Cezaevi / Edirne
Ercan Binay 1 Nolu F Tipi Cezaevi / Kocaeli
Ercan Tanrıverdi E Tipi Cezaevi / Muş
Fetullah Demirtaş 2 Nolu F Tipi cezaevi / Sincan / Ankara
Fırat Can E Tipi Cezaevi / Kırklareli
Gökhan Kaya E Tipi Cezaevi / Kırklareli
Güneş Ardıç Eliuygun Kadın Cezaevi J-3 Sincan /Ankara
Güzel Becerikli E Tipi Cezaevi / Diyarbakır
Hakan Önür F Tipi Cezaevi / Bolu
Halil Güneş E Tipi Cezaevi Ceyhan / Adana
Hasan Dal H Tipi Cezaevi / Gaziantep
Hasan Koç 2 Nolu F Tipi Cezaevi Kandıra / Kocaeli
Haydar Demir 1 No'lu F Tipi Cezaevi Sincan / Ankara
Hatice Bozkurt M Tipi Cezaevi / Gebze
İlyas Doğan E Tipi Cezaevi / Adıyaman
İsa Kaya F Tipi Cezaevi / Edirne
Kayhan Akan 2 Nolu F Tipi Cezaevi / Kocaeli
Mehmet Boğatekin F Tipi Cezaevi / Bolu
Mehmet Fidancı E Tipi Cezaevi / Diyarbakır
Mehmet Nuri Çelebi 2 Nolu F Tipi Cezaevi Sincan /Ankara
Mehmet Yamalak F Tipi Cezaevi / Edirne
Menaf Osman E Tipi cezaevi / Adıyaman
Mesil Demiralp M Tipi cezaevi Gebze / İzmit
Mesut Askar 2 Nolu F Tipi cezaevi / Kocaeli
Mizgin Aydın E Tipi Cezaevi / Sivas
Murat Saat 2 Nolu F Tipi Cezaevi Sincan / Ankara
Musa Gündoğdu F Tipi Cezaevi / Edirne
Musa Şanak 2 Nolu F Tipi Cezaevi Sincan / Ankara
Mustafa Gönenoğlu E Tipi Cezaevi PK.88 / Kütahya
Mutlu Savaşman 1 No'lu F Tipi Cezaevi / Tekidağ
Muzaffer Tansu L Tipi Kapalı Cezaevi / Sakarya
Muzaffer Yılmaz H Tipi Cezaevi / Erzurum
Naif Bal 2 Nolu F Tipi Cezaevi Kandıra / Kocaeli
Nasır Özmen H Tipi Cezaevi Erzurum
Nevzat Güngör 2 Nolu F Tipi Cezaevi Kandıra / Kocaeli
Nibel Genç E Tipi Cezaevi / Burdur
Nizam Algünerhan 2 Nolu F Tipi Cezaevi / Kırıklar / İzmir
Nizam Karaağar E Tipi Cezaevi Muş
Nusret Yıldız H Tipi Cezaevi / Erzurum
Osman Evcan 1 Nolu F Tipi Cezaevi Sincan / Ankara
R. Şevket Yılmaz F Tipi Cezaevi / Kocaeli
Rıza Diken E Tipi Cezaevi / Amasya
Rıza Yıldırım 1 No'lu F Tipi Cezaevi / Tekirdağ
Rojbin Perişan M Tipi Cezaevi Midyat / Mardin
Ruşen Özkan E Tipi Cezaevi / Sivas
Ruşen Tutku H Tipi cezaevi / Gaziantep
Sait Yalçın E Tipi Cezaevi / Siirt
Savaş Kılıç E Tipi Cezaevi 40100 / Kırşehir
mahsus mahal dergisi, üç aylık hapishane ve edebiyat dergisi

çöl hırsızı | a. turan alkan


Hikâye mâlum, hatta meşhur, fakat tam yeridir, tekrarında fayda var: Çölde yaşayan zengin ve muktedir bir
kabile reisinin dillere destan, eşi-menendi az bulunur bir atı varmış.
Günün birinde kabile reisi, bu pek sevgili atına atlayarak tek başına çöle gezmeye çıkmış. Hayli zaman at koşturduktan sonra dönmek üzere iken uzaklarda bir kımıltı dikkatini çekmiş. Bir insan, yerde yatıyor. Belli ki çok hasta veya ölmek üzere. Yardıma muhtaç.
Hemen oraya yaklaşıp atından inerek yerdeki adama yardıma gitmiş. Hâlâ nefes aldığını görünce sevinip atının terkisinden su kırbası almak üzere iken, yerdeki mecâlsiz ve hasta adamı, o herkesten kıskandığı değerli atın üzerinde görünce şaşırıvermiş. Adam atı topuklayıp erişilemeyecek kadar uzaklaştıktan sonra dönüp, alay edercesine bakmış atın sahibine,
Fakat bir gariplik var; atın sahibi ardından koşarak bağırıp çağırmıyor; sadece durduğu yerde ağlıyor.
- Ne oldu diye seslenmiş hırsız, "Zoruna gitti de ondan ağlıyorsun değil mi? Sen ki bu atı kendi gözünden, evlâdından bile kıskanırdın ama bak, aklım ve çevikliğim sâyesinde şimdi benim oldu atın; ne kadar ağlasan yeridir!"

Atın sahibi gözyaşlarını silmiş; demiş ki, "Hayır ey hırsız, atımı çok severdim, doğrudur; senin onu benden çalman elbette gücüme gitti, fakat onun için ağlamıyorum."
- Yaa, niçin ağlıyorsun öyleyse, kadınlar gibi?

- Şunun için: Bu haber yarın etrafta duyulduğunda, senin nasıl bir hile ile atımı elimden kapıp çaldığın dilden dile gezdiğinde bundan sonra çölde hiç kimse, ölmek üzere olan gerçek bir ihtiyaç sahibine bir damla su vermeye çekinecektir. Üzüntüm ondan!
...
İsnad edilen suçlar doğru ise facia zaten fakat bu meselede şaibe, hatta dedikodu bile duyulması fecî ötesidir ve ne yazık ki o dedikodu ve şaibenin irini patlayıp yayılmış bulunuyor. Bundan sonra çölde susuz kalana bir damla su vermek için atından inmeye yeltenenler bir daha bir daha düşünecek; bîkesliğini anlatmaya tâkat yetirebilenler, artık eskisinden daha fazla "bu adam yalan söylüyor olmalı" zannıyla göz ardı edilecek.
"Allah, kitap, merhamet, insanlık, kardeşlik, yardım" gibi kelimeler bir araya getirildiğinde, samimi gönüller, "acaba yine mi tufaya getirilmekteyiz" şüphesiyle burkulup kavrulacak.

Bir kuruşu, tek zerresi bile zimmetine geçirenin boğazında ateşten lâledir zaten; lâkin, eğer varsa böyle irtikâpların sorumluluğu bir şahısla, bir kurumla sınırlı kalmıyor çöldeki bütün yoksulları ve varlıklıları da vurup lekeliyor. Olmamalıydı, hiç olmamalıydı; bırakınız resmî suç isnadı, kapalı kapılar ardında dedikodusunu etmeye kalkışanlar bile, "Allah'a sığınırım" diye hicap ederek titremeliydiler; öyle olmalıydı çünkü parayı en büyük değer bilenlerin arasında "akçalı" işler görmek durumunda olanların mesuliyeti çok farklıdır.
Yûsuf Sûresi'ni okuyunuz, orada anlatılmaktadır bu haller:
"Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: "İsteklerim senin içindir, gelsene" dedi. (Yusuf) Dedi ki: "Allah'a sığınırım. Çünkü o benim Efendimdir, yerimi güzel tutmuştur."
Bu köşeden Ergenekon zanlılarını bile töhmet altına koyacak ifadeleri bile teraziyle tartıp da söyledik. Ahaliden para toplayıp sağda solda çarçur edenlerle ilgili yolsuzluk töhmeti de elbette şu demde bir iddiadır ve herkes gibi o zanlıların da kendini müdafaa hakkı var; o ayrı, ondan bahsetmiyorum. "Benim hırsızım, seninkinden faziletlidir" diye suçlu mübadelesine girişecek hâlimiz yok; zaten bu lâflar konuşulur hale gelmişse dâvâ kaybedilmiştir demek istiyorum.

zaman, 8 eylül '08
*yazı, deniz feneri derneği hakkındaki yolsuzluk iddiaları üzerine yazılmıştır.


‘ağabey, çamaşırlarınızı, romanınızı gönderiyorum’ | selim ileri



Yapı Kredi Yayınları çok önemli bir kitap yayımladı: Hep Genç Kalacağım: Sabahattin Ali’ye gönderilmiş mektuplar, Sabahattin Ali’nin gönderdiği mektuplar.

Başkalarını ne kadar ilgilendirecek, ne kadar üzecek bu mektuplar bilmiyorum, ama beni kahretti. Edebiyatımızın, yayın dünyamızın maskaralık ortamına dönüştüğü şu son on-on beş yılda, nereden nereye sürüklendiğimizin ya da nerede ne zamandan beri zavallıca debelendiğimizin kanıtı bu mektuplar. Bütün bir roman. Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünü en derin biçimde bu mektuplardan öğreniyoruz.

Hep Genç Kalacağım’a uçak yolculuğunda başladım. Üç günlüğüne Bodrum’a gidiyordum. Yaz biterken güneşten ve denizden birkaç gün daha çalmak için. Yolcular, gece saatinin yolcuları; günlerden pazar. İlk yetmiş sayfa yıkıp geçmiyor. Yolun başında, çok yetenekli, ülküler kuşanmış bir genç adama yazılmış, hepsi de masumiyet dolu mektuplar. Hele ‘öğrencilerinin’ yazdıkları.

Bodrum’da okumadım. Vicdan azabına gerek yoktu. Fakat hep o sızı: Türk edebiyatının en büyük yazarlarından birinin, 1907’de doğup 1948’de öldürülmüş olmasının sızısı. Erteledim.Ben Sabahattin Ali’yi lise ikinci sınıfta okurken tanıdım. Eseri, Varlık Yayınları’nca yeniden yayımlanıyordu. Başına -kaçıncı defa- yıkımlar açmış ‘Sırça Köşk’ masalı o yıllarda bile sakıncalı bulunduğundan, bu soylu eserin dışında bırakılarak.

Bununla birlikte Sabahattin Ali’nin hikâyelerine ve romanlarına vuruldum. Kürk Mantolu Madonna benim için Türk romanının doruklarından, eşsiz bir ruh çözümlemesi romanı. O günlerde, ilk yazılarımdan biri, Sabahattin Ali’nin öyküleri için bir şeyler de yazmaya çalışmıştım. Memet Fuat -sevgili Memet Ağbi- Yeni Dergi’de acemice yazılmış yazıyı okurla buluşturdu.

Kaç kişiydi o okur, bilmiyorum. Bugün Türkiye’de kaç kişi Sabahattin Ali’yi tanır, okur, bilmiyorum. Bildiğim, ‘Hanende Melek’ hikâyecisinin dünyanın en duyarlı, en fırtınalı, en değerli yazarlarından olduğu. Ben, Sabahattin Ali’ye sonsuzca borçlananlardanım.Şimdi cumartesi, 30 Ağustos 2008. Öğleden beri mektupları okumayı sürdürüyorum. Mutsuz, içine kapanık, kaygılı. Mektuplar da:

“Bu yaşayışın yalnız acılıklarıyla karşı karşıyayım. Zaten hayat denilen şeyin bu demek olduğunu anladım.” (1931)

“... mektep karanlık ve her ruhta bir ölülük bir durgunluk var.” (Aynı yıl)

“Sabah soğukta koşa koşa mektebe gitmek akşam yorgun dönmek başka bir şey yok gibi...” (1932)

“Muhterem Hocam;Hiç ümit etmediğim bu felâket beni çok müteessir etti. Siz sevgili hocamın bu vaziyetine çok acıdım.” (1933) Yazan: ‘Ortamektep ikinci sınıf talebeniz 602 İsmail’. Artık gözyaşlarımı tutamadım.

Günü gelince silinip gidecek, mumyasından kimsenin korkmayacağı politikaların mahvettiği onca sanatçıyı, onca yazarı Hep Genç Kalacağım’da birden, yeniden, kim bilir kaçıncı kez, fakat bir kez daha duyumsamamak elde değil. Dedikodunun, kibirlerin, çekememezliklerin, iftiraların ortamında yok edildi Sabahattin Ali. Yaşasaydı, 1943’te yayımlanan Kürk Mantolu Madonna’dan sonra, insan ruhunun gizlerine dair birçok eser daha kaleme getirecekti, Kürk Mantolu Madonna’da vardığı göz kamaştırıcı tahlil gücüyle.Oysa, çok daha acı verecek bir ‘son’a yol alınıyordu: Sabahattin Ali’nin isyankâr kişiliği ‘otorite’yi rahatsız etmişti...

“Ağabey” diyor Zihni’ye, Sabahattin Ali’nin dayıkızı, “çamaşırlarınızı, romanınızı gönderiyorum.” Bu cümle de şüphesiz bir roman.

602 İsmail’in -Kimdi? Yaşamı? Yaşıyor mu?- söylediğince; hiç ümit etmediğimiz halde geliyor yıkımlar, birbirimizi yok edişler, bugün hâlâ.

Kitabı hazırlayan Sevengül Sönmez, “Hep Genç Kalacağım, Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’nin benimle paylaştığı belge ve bilgiyle oluşturulmuş bir kitaptır. Kendisine teşekkürlerim sonsuzdur” diyor. Aziz dostum Filiz Ali’ye, sevgili Sevengül Sönmez’e biz okurların da teşekkürü sonsuz.


*hep genç kalacağım, sabahattin ali, yky

lale müldür ve hastalığı | lale müldür


Bu yazıda aşağı yukarı YKY'nin Kitaplık dergisine verdiğim yazıyı+yeni şakalar yazıyorum. İlkin hastalığımla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatta hastalığımdan önceki iki ay filan da benim için anlamsız. Bir gün önce 20 şiir yazdığımı duydum. Yine de çok alakası olduğunu sanmıyorum. Zaten doktorlar tam olarak nedenini bulamadı. Ama çok iyi anımsadığım bir şey var. Böyle birkaç arkadaş toplanmış ve ben onlara bu yazın sonu gibi bir zaman, dünyanın sonunun geleceğini söylüyorum. Böyle bunlar bir araya toplanmış -görsel bir şey tabii- tam ne gördüm hatırlamıyorum. Benim Radikal'de yayınladığım 'Post-World Manifesto' şiirini andırıyor. Olaydan bir ay önce yazılmış.
Bakın ardından ne geldi? IRAK SAVAŞI! SARS! Daha ne geleceğini de bilmiyoruz. Amerikalıların toplanıp bütün Arap ve Türk ülkelerine, hatta daha sonra Rusya'ya hücum edeceğini söylüyorlar. Ben bunu ilk Kürşat Akalan'dan duydum. Kardeşim Uğur'un getirdiği bir kitapta varmış. Neyse hastalığa dönersek, Gani beni evden hastaneye götürmüş. Çapa'da hemen yoğun bakıma almışlar beni. Burnumdan kan geliyormuş -işte beni kurtaran şey ve oraya erken gitmiş olmam! Eğer burnumdan kan gelmese; belki ölecek, belki kafam büyüyecek, velhasılı bir sürü tatsız şey.
Arkadaşlarım Perihan Mağden, Ahmet Güntan, Tuğrul Eryılmaz (kendisine de buradan büyük büyük geçmiş olsunlar gönderiyorum), Donat Bayer, Adnan Yıldız, Yasemin Akbaş, İsmail Akyıldız ve kardeşim (Uğur), karısı Emel ve yeğenim (Ozan) bana bakmak için inanılmaz bir ekip kurmuşlar işlerinden ayrılarak. Dakikalarla ayrılan bir süper program ve sevgili doktorlarım, beni kurtaran Dr. Talat Kırış ve nöroloğum Dr. Hakan Gürvit ve maalesef isimlerini bulamadığım diğerleri. Hastaneden çok çok memnun ayrıldım.
Çok espritüel konuşmalar geçmiş bu arada. Sadece Fransızca ve İngilizce konuşuyormuşum. Türkçeyi unutmuşum. Bazen bayağı problem olmuş bu: "Biraz tuhaf tabii, Türk değil miyim?" dedim kendi kendime, yıllardır Türk şiiri yazıyorum derken! Zaten 'İngiliz gibi yazar' filan diyorlar -burada da çıktı karşıma. Örneğin Adnan'a (Sebastian diyormuşum ben ona) "I'm lost in this mystical garden" (Bu mistik bahçede kaybolmuşum ben) diyormuşum. Hastanede kalmak mı istiyorum, çıkmak mı meselesi doğduğunda, bakıcım Maria'nın aerobic yapıp bütün hastaneyi şok etmesi var. Bu arada bana bakan iki kadın var -Maria ve Semiha ikisi de birbirinden tatlı. Şimdi halen bana bakan Maria'yı kardeşim bulmuş. Lenin'den başlıyoruz onunla, Dostoyevski, Gorki ile sona erdiriyoruz.
'Benim kodlarım lanetleniyor'
Adnan başka bir şey daha anlatıyor: "Müthiş kopuktun bir gün. Hiçbir şey dinlemiyorsun. Söyleneni de algılamıyorsun. Yan yatakta koyu dinci aileden bir adam yatıyor ve sürekli saçmalıyor. Adam bir ara İsa dedi. Sen 'İsa diyor sus' diye terörize ettin etrafı." Adnan'la Donat'ı yanyana görünce, "Daha önce bana niçin Atatürk olduklarını söylememişler?" diye soruyorum. Şişman, bıyıklı, çirkin bir adam için "Lale bunu sana ayarlayalım mı?" diyor Adnan. Ben "Yok artık o kadar da ölmedik!" diye cevap veriyorum.
İsmail'e ise "Hiç gömüt gördün mü sen?" diye soruyorum. "Evet" diyor arkadaşım şaşırarak. "Peki nasıl oluyorlar?" diyorum. "Pek düşünmedim ama herhalde mutludurlar" diyor. Bense onun yüzüne uzun uzun anlamlı anlamlı baktıktan sonra, yüzümü sağa çevirmişim. Başka bir gün iki arkadaşım (İsmail) renklerden söz ediyor. Kız, "Lale moru ve turkuaz'ı sever" diyor. İsmail'se "Ne anlama geliyor senin için bu renkler" diye soruyor. Ben, "Sırlar konuşulmaz" diyorum. Başka bir sefer İsmail, "Lale biz gidiyoruz, seninle bakıcı kadın ilgilenecek" diyor. "Bi dakka" diyorum onlara dönüp, "Siz gitmeyin!". Ters ters bakıcı kadına bakıp, yanıma çağırıyorum ve diyorum ki, "Siz gidebilirsiniz, benim kurallarım vardır, ben onlara uyarım." Bütün bilinçsizliğime rağmen, durumumu çok iyi kavrayan laflar ediyorum. Bir gün biraz paniğe kapılmış bir şekilde "Buralara kadar düştük" diyorum. Başka bir gün içmem için 2 hap veriliyor. "Tamam Lale iç" diyorlar. Ben önce birini, sonra diğerini içip "Bu bir ritüeldir" diyorum. Bir zaman İsmail bana bakıp, "Aaa Lale bugün daha iyisin, iyileşiyorsun" diyor. Ben de gözlerimi ondan ayırıp, trajik bir biçimde, "Benim kodlarım lanetleniyor" demişim. Perihan'a gelince, anlattıkları beni iki saat boyunca kahkahalarla güldürdü ama maalesef bunların çoğunu hatırlamıyorum şimdi. Aklımda kalan, biz Cem'le bahçede yürürken benim, "Burada beni sistematize etmeye çalışıyorlar!" demem. Başka yaptığı bir şey benim moralimi yerine getirmek için makyaj yapması. Perihan'ın yaptığı en önemli işin, beni 'sistematize ettirmemek' olduğunu söyleyebilirim.
Yasemin'se, yoğun bakım günlerimin dördüncüsünde yanıma giriyor ilk defa. Ona bir erkek hastabakıcıyı gösterip, sinirli bir biçimde, "Bu adam çok tahrizan" diyorum. Başka bir gün ise kameramanlar ve maiyet ordusuyla eski Kültür Bakanı, şimdiki Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Hüseyin Çelik teşrif ediyorlar. Ama ben yoğun bakımdayım. Kapımda ise Yasemin var. Kollarını gererek adam içeri girecekmiş gibi manevralar yapıyor. Adam meseleyi derhal anlayıp, "Merak etmeyin, biz içerde biraz konuşacağız o kadar" diyor. Bu olay beni partiye oy vermesem de sevindiriyor. Başka bir gün Yasemin beni sevindirmek için "Lale bak ileride çok güzel şeyler yapacağız, Kaktüs'e filan gideceğiz" diyor. Bense olayı hemen sanıp borularımı zorlayarak ayağa kalkmaya çalışıyorum. Daha başka bir gün ise hemşire Semiha'ya, "Bak bu kızı görüyor musun, bu kızı, bu kız Robert Kolej'de çok çapkındı" diyorum.
Taptaze şiirler yazacaksın
15 Aralık gecesi benim yoğun bakımda karşımda Gülseli'yi gördüğümde, başıma kakılı aleti gösterdiğimde: "Bu nedir" diye sorduğumda, onun yanıtı açık ve sadeydi: "Bu aleti sana İlana takımyıldızından gelenler taktı" dedikten sonra ben kendisini bir komşumla tanıştırmak istedim. Bir süre sonra Gülseli, bana yıldızlı bir gece dileyerek gözümün önünden kayboldu. Hastaneye düşmeden üç saat önce Gülseli'ye telefonda ölmüş olan kedilerimin ruhlarıyla buluşmak istediğimi söylemişim. Gülseli sonradan Kaktüs'den hastalandığımı duyup hastaneye koşmuş. Yoğun bakımda sürekli bir ses duyuluyordu: "Ben Bilmem Kim, Lale'nin arkadaşıyım" diye. Gülseli'yi görünce bende parti vermek isteği doğuyordu. İyi geceler Gülseli, yıldızlara dek!
İşte böyle binbir çeşit espri var duyduğum. Hastaneden bir ay önce bir şeyler olacağını bildiğimi ve beklediğimi söyleyebilirim. Rüya mıydı, başka bir şey mi, tam hatırlamıyorum ama görsel bir şeydi. Biri gelip bana dedi ki: "Sen çok yakında hasta olacaksın, sonra iyileşeceksin ve taptaze şiirler yazacaksın." İşte bu yüzden 'Ölümden döndün' diyenlere inanmıyorum. O dönemi hatırlamadığım için mi inanmıyorum? Hatırlasam ne olacak, yine inanmayacağım. Çünkü bana iyi geldi bütün bunlar. Bu süreç bana sükûnet, ruhsal bir kuvvet, medeni cesaret, büyük ve gerçek dürüstlük getirdi. Çok rahatladım -bunlar benim pek de elde edemeyeceğim şeylerdi. Ama yeni Lale'yi biraz tuhaf buluyorum. Ama yine de yaşadıklarımın hepsi bir sebep, bir bahşedilme bana göre. Doktorlara göreyse MUCİZE OPERASYON. Türkçem bile sayın Öget hanım tarafından mucizevi bir biçimde iyileşmiş göründü. "Siz gidin evinize, sizin Türkçe öğrenmeye ihtiyacınız yok" derdi. Annemle gittik en son oraya. Annem Alzheimer hastası olduğundan benim hastalığıma dair hiçbir şey kaydetmiyor ya da kaydetmek istemiyor. Babamsa her zamanki, "Ben neşeliyim. Gerisinden bana ne ya da bu Lale'yi ne yapacağız" havasında. Bugünlerde her gün iki şiir yazdığımı (hastaneden bu yana 40-50 gibi) arada bir de düzyazı yazdığımı söyleyebilirim. Şiirler ilginç, değişik, sert. Bir de hastaneden önce yazmakta olduğum bir şiir kitabı ve bütün bunlardan önce yazdığım bir aşk/güneş tutulması/deprem şiiri kitabım var. Farklı şeyler yazmak istiyorum şimdi. Çok yalın, çok gerçek, çok doğru şeyler yazmak istiyorum. Kedim Odetta hastaneden eve döndükten sonra tam üç gün yanıma oturup bağırdı. O da çok değişmiş, çok farklı olmuş. Kötü bir şeyi yok ama kaçıyor herkesten.
Şu an benim için en üzücü olan şey bir defter dolusu şiirin kayıp olması. Hastanede tuttuğum defter. Defterle beraber kaybolan şiirler bir yana, yaşadığı sürece hiç değilse hastalığım için tanıklık edebilecek bu deftere ilişkin söyleyebileceğim tek şey var artık: "Art arda bir defter tutmuşum ve kaybetmişim." Tıpkı hayatta başka birçok şeye öyle olduğu gibi...
radikal, 25 mayıs '03

berdücesi 1962 | cahit zarifoğlu

a
Dehşetli üşüyor
ansızın gözbebeklerinden alaturka kurtulmuş
yoksa saçları bütün saçları dünyaya akıyor
aksarayda ve üç kulaç derinde
beklemek daha başka sırtüstü yatıyor
bütün azaları kirlenmiş
günahlarından işlenmiş apayrı tüyleriyle
kızgınlığından tavşan dokunulmazlığı bir sahne mutlaka
ve galiba
karnının bir bölümünden sonsuz ürperiyor

topyekûn bahriyeden ve murtazadan
çırılçıplak saçlarıyla gizleniyor
delikanlı kuçaklardan hoşlandığı kadar
derin yataklarda anlaşılmış
haydarpaşadan binip kurtalanda
trenden iner gibi bir kız

beklemek daha başka şey
sen benim kızlığını bildiğim
kiliselerden kaçmış yağmur gibi gözyaşlarınla
minareler gibi tutuldun
sır vermez dip odalarına atıldın kahramanlığın
başkalarına kalırsa her an dokunulmaktasın
bunca tanışıklığımız varken
sana dair
bana söz düşmüyor eğer düşerse benimle kutsaldır
buna rağmen
başından bir maceradır geçmiş
bin türlü makam geçmiştir derim

b
yaratılmanın bir yoksulluğu da gereklilik
bir de
öğünmüş gibi değil oysa kuşların
ikimizi gece yirmi dört cephelerinde gözlemesi ustalıkla
yüzde yüz bir tanımazlık sorunu

her yanın dudaktır üstün bezelye taneleri
senin kır çiçekleri ayarında laleliğin
mayland'da hiç ama aşk değil
bir tutam göz ağrısı
aşk değil
kana bulanmış bir yürek
bir etek serüveni

sonuç zavallı ilkbahar giyotinleri
güneşin ilgisiz damarlarıyla yapayalnız bir keder
sendeki santa luçiya gözleri
benimkisi harzemşah

c
saygılı dudaklarınla yarıştım
ince bir ilgi yaşarım kıvranışlarında
gözleriyle 'harikulade' yaş bulutları
Yürek safındaydım sen bin mil uzaktan koska

göz değil aşk
aşk değil bin çeşit göz

bunca çıldırdım hem ilgisiz
koridor görüp ölüyorum
çizmeli tülbentli kız
saçlarında yirmi yedi yıl lodos
laleliden otobüse biniyor
kimbilir nerede oturuyor
her çizgisi ezmeyle bilenmiş
üç 'aziz' bakışını yakaladım
bin yıldır cephane taramış

hep blek börd bir gözdeyiz
sıra kimin
benimse - rölans

ay söylevi | mevlana idris



cahit zarifoğlu'na

biz bakardık ve sen yürürdün şeyhim
sen yürürdün ve dağlar yürürdü
öksüz bir kırlangıç olurduk sen görünmeyince
sen görünmeyince görmezdik bulutları

yağmurları kuşanıp yollarda bahara durmazdık
kapının önünde iki büklüm bekler
acıyı keşfeden bu çocuk yürekler
nasıl selam verilir bilmez
ne açar kapıları bilmezdik şeyhim

biz sorardık ve sen söylerdin şeyhim
sen söylerdin ve gökler söylerdi
kırılmış bir ayna olurduk sen konuşmayınca
sen konuşmayınca varmazdık denizlere
balıkları farkedip yunusa seslenmezdik
denizin altında öylece durur
saçlarımıza denizin akşamı vurur
çocukları kim ağlatır
kim öldürür halkları bilmezdik şeyhim

6 Eylül 2008 Cumartesi

hezâr veya andelîb | leyla karaca


mutat yelkovanlarda
dönüyorken eskiz aşklar sonesi
yekpare birgün o hiç’i an be an kürümede
bin pareye dağılıyor tuval
altında bir kasavet huş renkli
ve pervaneye dönüşüyor söz
vuruyor nevbaharlara binbir heceyi

o küs duruşun küllerimi yeniden ezip geçtiğinde
dilim susuyor bana
soluklarım kınanmada dar ve geçitsiz…
suskunluğun bölünüyor İsfahan gecelerine..
unuttum hangi şimdinin hangi sonsuz yamacında kaldı
göğüs kafesimden içeri fısıldadığın aşk
ve dünyanın üstü kir pas içinde idi
ve yine dönmüyordu sözüm kendime…

boynuma geçirdiğin o yazgı
aşkın al/yan(gı)sı
bana senin olmaktan başka yol bırakmadı…

hasretim saçma bir günden / benden daha muannid olduğunda
düşlerin yası hicaz’a dökülüyordu
gözyaşlarım yavaş ve sıcaktı ve de latif ve nazenin
bir kor gibi sana dur(ul)duğumda
bana senden başka ateş karılmamıştı.…

dil yüreğe çözülünce
ve dökülünce göz göz
anlamı yok beyaz sayfaların
o satırlarda zerreden zerreye dönüşüyordu aşk ve elden ele
san/cıyan hikayesiydi yâranın

oysa sana kurulmuştu hep zaman
ve adın dilime dolanmışken böylece
önünde diz çökmüştü zamanın tüm dişlileri
hattat neden böylece çekip uzatıyordu çizgiyi çehrelerde
ve bilmiyorum neden varlığı konduramıyorum hiçbir eşyaya
öldüremiyorum aşkı ıssızlığında
ve belki susturamıyorum…

uçurumlarda bırak/ma böyle kefensiz ey can
ve şerh düş bu gecenin yangınına bir cilveyle
bir muştuyla aç yükümü
velev ki kurtuba’yı görmüyorum yakınımda hiç
dağılırken o söz/deler hep aynı durağan melale
sen sar hançerine aşk sözünü …

bir cevap öz sualine ancak bir taun kadar emandır
bir mihmandır ilişebilmişse eşiğine
ve bir nihanadır bu aşikar heceler
ve belki kirmanşahı çizen yayı çeviren bir divaneyi
bir gülşende vurmayı hedefler
her nerede kurumuşsam beni bulan o selsebil
sineme konuşlanmış çırpınan bir kuş yuvasında
güçsüz ve mecalsizim ve de sersefil …

ahh behey mutlak bade
sen sür atını sonsuza
ve bir berduş gibi yıkıl tek gerçeğe
redifi yalnızlık olan manzumlardan ayrıl
gizliden gizliye bir mazmun bul yeniden
ve yak çerağını ansızın…


kurtuba 38

bu kitaptan kimse sağ çıkamayacak | m. fatih kutan


Kırlangıçlar, yağmurdan pörsümüş sokaklar, cama vuran yağmur damlalarına yapışmış bir hüzün, hüznü kıvamına getiren bir yalnızlık, yalnızca yalnızlığı bölme amacı olan kırmızı bir atkı... Hepsini toplamanı istesem eşitliğin karşısına bir şey yazabilir misin? Hayır, zor. Ama ben yazıyorum: Ölüm.

Kendilerini, bilmeden ve değişkenlerini değiştirerek eşitliğin karşı tarafına atan dokuz yazar var elimizde. Bu yazarlardan bir olan Yeşim Miraç diğer yedi yazardan (bir yazar ölüdür zaten!) nasıl öleceklerini kurgulayan bir öykü yazmalarını ister. Öyküler yazılır, toplanır ve bir seçki olarak basılır. Kitabın ismi hazırdır: Bu kitaptan kimse sağ çıkamayacak. Ve seçkideki yazarlar sırayla ölmeye başlarlar, hem de kurguladıkları ölümlerden hiçbir ayrıntı eksik olmadan. Yalnızca yazarlar mı? Kitapta adı geçen herkes ölüme koşuyordur artık, hem de kendi sonlarını okuyarak. Ölümleri araştıran Baş komiser Nevzat her kapalı kapının ardında bir kapalı kapı daha bulur ve bir anda herkes hem katil, hem maktul olur.

''Kendi ölümünü kurgulayan biri öngördüğü gibi öldüyse bu bir rastlantıdır. Peki, ölümünü kurgulayan herkes aynı şekilde ölüyorsa bu nedir? Böyle bir kitap, edebiyatı mı içerir kehaneti mi?''

Belirtmeden geçemeyeceğim: Yazar klasik polisiye tadını fazlasıyla vermenin yanında, edebiyat açısından da güçlü bir kitap yazmış. 'Nekronomikon' adını verdiğin kitabın sonundaki 'ölüler kitabı'nda kullandığı dil tek kelimeyle muhteşem!
Şiirleriyle Yasakmeyve, Karakalem, kitap-lık, düz yazılarıyla penguen ve Hayvan dergilerinden tanış olduğumuz Altay Öktem, bu sefer hiç gırgır yapıyor gibi görünmüyor, tam aksine ölümü kurcalıyor!
*bu kitaptan kimse sağ çıkamayacak, altay öktem, everest yayınları

şiir yazmasaydım bir hayatım olmazdı | hüseyin atlansoy


O bir kaçak yolcu. Şiiri aramaya çıkan bir ‘Evliya Çelebi’. Kıyıda bir İntihar İlacı şairi. Muhalif bir duruşu ‘zenci’ bir sureti var. ‘Her zaman ve her yerde Kızılderili’.
Uzun yıllardır merkezden uzak mütevazı bir hayat sürüyor. Hüseyin Atlansoy’dan (44) bahsediyorum. 80 kuşağının en önemli şairlerinden olan Atlansoy’un 1983-2005 yılları arasında yazdığı şiirler, Hece Yayınları tarafından ‘Su Burcu’ adıyla bir kitapta toplandı. 2005’in son günlerinde okurla buluşan Su Burcu, Atlansoy’un ‘İntihar İlacı’ (1985), ‘Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ (1987), ‘Şehir Konuşmaları’ (1990); ‘İlk Sözler’ (ilk üç kitabın toplamı-1998); ‘Kaçak Yolcu’ (1998); ‘Karşılama Töreni’ (2005) adlı kitaplarıyla, çeşitli dergilerde yer alan kitaba girmemiş şiirlerinden oluşuyor. Son yirmi yılda Türkçenin güzel şiirlerinde imzasını gördüğümüz Atlansoy’la söyleşmek üzere Ali Çolak ve Can Bahadır Yüce’yle İstanbul’dan yola çıktığımızda kar yağıyordu. 4 saatlik bir yolculuktan sonra şairin öğretmenlik yaptığı Bilecik’in Bozüyük ilçesine vardık. Sobadan yayılan sahih sıcaklıkta çaylarımızı yudumlarken Atlansoy’la şiiri, aşkı, İstanbul’u, hüznü kısaca hayatı ve ölümü konuştuk.


Toplu şiirler’i yayınlamak için henüz erken değil mi?

Toplu şiirler için genç miyim? Aslında gencim; ama bu şöyle de görülebilir: İlk üç kitaba ‘İlk Sözler’ adını vermiştim. Hem şiirimin başlangıcını göstermesi açısından hem de bu sözlerin yeni olduğunu belirtmek için. Üstü kapalı bir iddiayı da saklıyordu o isim. ‘Bu yeni bir sestir, yeni bir nefestir buna dikkat edin’ ipucunu vermek için öyle bir başlangıç düşünmüştüm. Ondan sonra gelen ‘Kaçak Yolcu’ ve ‘Karşılama Töreni’ aslında ikinci bir blok. Bu ikinci blokla birinci bloku bir araya getirdikten sonra, üçüncü ve son bir adım düşünüyorum. Bu son adımın da ‘son sözler’ olacak bir özellik taşımasını istiyorum.


Kitaba neden ‘Su Burcu’ adını verdiniz?

Biraz Alaaddin Özdenören’e vefa borcu. Alaaddin Bey’in vefatından önce bir yazısında kısa bir değinisi vardı, Hüseyin Atlansoy’dan kendim için seçtiğim iki dize diye: “su burcuna esimli / dalgalı mavi kader çizgini”. ‘Kılıç ve Kadeh’ şiirindeki bu dizeleri kendisi için seçmiş. Doğrusu ben bundan etkilendim. Kitabın ismini ‘Su Burcu’ olarak düşündüm. Benim için ayrıca bir özelliği daha vardır bu ismin. Biz topraktan geliyoruz ve toprağa gidiyoruz. Ama gitmeden önce ve başlangıçta suyla bire bir ilintimiz var. Ona da işaret olsun diye bu ismi koymaktan çekinmedim.

Cahit Zarifoğlu, güncesinde ‘kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum’ der. Atlansoy, toplu şiirlere bir okur gözüyle bakabildi mi?

Kitap yayımlandıktan sonra baştan sona okudum ve “Aslında ben çok şiir yazmamışım” dedim, “tek bir şiir yazmışım”. Yazdığım bütün şiirler tek bir şiir olabilecek özellikte. Bu noktada ben şairlerin çok fazla şiirleri olduğuna inanmıyorum. Bir insanın hep aynı kızı sevmesi gibi şairlerin de sanıyorum tek bir şiirleri var.

Tek şiirden ne kastettiğinizi biraz açabilir misiniz?

Şair bir söz söyler. O sözün öncesinde sessizliği söyler, gücü yetiyorsa manasını söyler. Bunu bir imge huzmesi eşliğinde yapar. Simgelerden yararlanarak renkleri bezeme çalışması olarak kullanabilir. Diyelim ki, eğer bir canı var ise gökyüzü onun kanat çırpmasına yarar ancak.
Toplu şiirlerin ilk dizesi “Sabret gönlüm fırtınaya vakit var”. Kitabın son şiiri de “içimde başlayıp diner/nice tanımsız/fırtına ve rüzgar/öyle serseriyim ki/okyanusu geçtim kaldım kıyıda” dizeleriyle son buluyor. Yaklaşık 25 yıllık bir serüven ve ‘kıyı’da bir Hüseyin Atlansoy. Neler diyeceksiniz?
Darmadağın oluşluğa hazır bir zihnin, fırtınaya hazır bir şairin 25 yıl aradan sonra bir anlamda kıyıda kalmasının da kitabı ‘Su Burcu’. Okyanusu geçiyorsunuz ve kıyıda kalıyorsunuz.

Peki bu yolculuk nasıl geçti?

Bu yolculuk muhteşemdi. Belki doğruydu, belki yanlıştı; ama ben bu yolculuktan büyük keyif aldım. Hep yolda olmayı, bir yol üstünde bulunmayı ve bu yolu tamamlamayı seçtim diyebilirim.

Şiirlerinizde de yoğun bir yolculuk teması var. Bir kitabınızın adı da ‘Kaçak Yolcu’. Hüseyin Atlansoy, yol ve yolcu vurgusuyla ne söylüyor?

Belki iki şeyi birden söylüyor. Yol izleğini yol düşüncesini sanatın şiirin önemli bir yeri olarak görüyorum. Şöyle, genelde yolculukları yatay, çizgisel olarak düşünüyor insanlar; ama yolculuğun yatay özelliğinin dışında bir de dikey özelliği var. Bu dikey özelliği; Peygamberimiz’in Miraç hadisesinde yaşadıklarını örnek alarak, bundan beslenerek sanatta bir miracı gerçekleştirmek... Yolculuk bu şekilde de anlaşılabilir. Yatay bir genişleme değil, dikine doğru bir derinleşmeyi de bünyede taşımak önemlidir, diye düşünüyorum. Sanatta hem yatay düzlemin hem dikey düzlemin, ikisinin bir arada düşünülmesini önemli buluyorum.

Turan Karataş sizin için ‘bir şehir şairi’ diyor.

Doğru. Biz sonuç olarak şehirliyiz, ben şehirliyim. Söylediklerim, şehre ilişkin sözler. Şehir bir anlamda, bizim şiirimizde bezeme çalışmalarını yaparken söyleyeceklerimizi diyalog biçiminde aktarmamıza da imkan veren bir özelliğe sahip. Yani şehirde sizin konuşabileceğiniz, anlaşabileceğiniz insanla karşılaşma olasılığınız istatistik olarak bile daha fazladır. Çünkü biz medeniyeti de taşıyoruz. Bu medeniyet, şehir merkezli bir medeniyet.

Şehir imgesi en çok İstanbul ile giriyor şiirinize.

Önce kent merkezlerindeydim, daha sonra taşraya doğru giden bir serüvenim oldu. Şu anda da taşradan kent merkezlerine doğru giden ikinci bir serüven yaşıyorum. Birisinde merkezden çevreye, diğerinde çevreden merkeze doğru gidiyorsunuz. Tabii bu ikisinin farklı özellikleri şiirlerde de gözüktü. Kimi şiirler merkezden çevreye yayılan renklerle bezendi, kimi şiirler ise çevreden merkeze doğru giden renklerle...
İstanbul, şiirinizde daha çok hüzün ve acıyla birlikte yer alıyor. Bu arada İstanbul’dan uzun yıllardır uzaktasınız.
İstanbul’u özlüyorum. İstanbul’u dışarıda yaşamak biraz acı verici. Bir özlemi sürekli büyütüyorsunuz. İstanbul’un öyle uzakta olması hoş bir dalga huzuru da vermiyor değil. Acı ve hüzne gelince; biz taşradan İstanbul’a geldik. İstanbul’un bir vurdumduymazlığı vardır, sizi anlamamakta direnir. Belki kendi açısından haklıdır. Ama siz daha çok haklısınız. İstanbul’u İstanbul yapan ana etken sizin kalbinizdedir. Dolayısıyla İstanbul’un size verdiği acı, hüzün sizi daha çok etkiler. İstanbul’u İstanbul yapan ana ruh sizdedir; ama İstanbul sizi terslemektedir, umursamamaktadır. Bu sizi tabii ki üzer.

Toplu şiirlere baktığımızda zamanla şiirinizin sesinin yumuşadığını, daha içimize seslenir olduğunu görüyoruz. Özellikle ölüme ve aşka bakışınız farklılaşıyor.

Ölüme yaklaştıkça ciddiyet artıyor. Başlangıçta ölebilen tek canlının insan olduğunu bilmezsiniz. Diğer canlılar ölmezler ama insan ölür. Bu bilgiye sahip olduğunuz anda bunun verilecek hesabı vardır. Ölümün ağırlığını hissedersiniz ve gardınız düşer. Şair bir cehennemi yaşar ve birtakım eserler ortaya koyar. Koyduğu eserler ve şiirinin biçimsel özellikleri kendisi için bir araf niteliği taşır. O araf aracılığıyla bir cennete ulaşabiliyorsa ölümü çok daha ciddi bir şekilde düşünmeye başlar.

Yine şiirlerinize baktığımızda görüyoruz ki Atlansoy her dönemde ‘zenci’ ve ‘her yerde Kızılderili’.

Ben bunu bir şiirde dört ana başlığa indirmiştim. Zenci suret, şehit söz, darasız ses, son sükut. Yani bu bir anlamda bizim de genel niteliklerimizi veren ya da günümüzde insan olmanın özelliklerini veren dört ana yol idi. Biz zenci bir surete sahibiz, şehit bir söze namzediz, son sükut bizim derinliğimizdir. Darası alınamayacak bir sesimiz vardır. Bu dört seyreltme, yoğunlaştırma aslında bütün bir serüveni de açıklayacak özellikte. ‘İntihar İlacı’nda beni de hırpalayan müthiş bir atmosfer vardır. Benim en çok sevdiğim kitap olan ‘Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ -çok gariban kalmış bir kitaptır bu yüzden çok severim- direnmeyi gösteren bir kitaptır. ‘Şehir Konuşmaları’nı tekrar sükuna ermek için atılmış bir adım olarak görüyorum. ‘Kaçak Yolcu’ ve

‘Karşılama Töreni’, kendinden emin olmanın rahatlığı içindedir.

Hüseyin Atlansoy ortada gözükmemeyi tercih etmiş bir şair. Ne gazetelerde ne TV ekranlarında ne de şiir gecelerinde sizi görebiliyoruz. Atlansoy nasıl bir hayat yaşıyor?

Artistik bir hayatım yok. Kendimi denetleyemediğim gösteri anları dışında çok sakin bir hayatım var. Şairlerin bir özelliği vardır; ne yapsalar, ne etseler bir türlü görülmekten kurtulamazlar. Belki bu medyada, televizyon ekranlarında olmaz; ama yaşadıkları ortam neresiyse insanlar onu görüyorlar. Bu görüntü zaten ona bir şekilde acı vermektedir. Ben de bunun medyatik kısmından uzak kalayım istedim. Medya ortalamaya ilişkindir. Niye ortalamaya razı olalım ki?

Şiirde ‘ironi’den hiç vazgeçemiyorsunuz?

İroni keyiflidir. Şu anlamda keyiflidir. Zeki fakat aynı zamanda egemen güçler tarafından ezik kalmaya mahkum edilmiş kişilerin elinde güçlü bir silahtır ironi. Bunu kullanabilmek, dozunda tutabilmek çok önemlidir. İroni bir eseri uçurabilir. Sıkı kanat sesleri çıkarmasına neden olabilir. Bu yüzden ironiden altı yedi yıl kadar uzak durdum. Bu kararımdan iki yıldır vazgeçmiş bulunuyorum.

Mesleğiniz gereği yıllardır taşradasınız. Taşra, şiirinizi nasıl besledi?

Birkaç taşra var, birkaç da şehir var. Şehir ve kenti birbirinden ayırarak düşünmek lazım. Yaşadığım yerlerden bir kısmı Batılı anlamda kentlerdi. Yani ilişki biçimleri açısından Batılı özellikler gösteren kentlerdi. Kimileri ise şehirdi. İstanbul bir şehirdi, Tokat bir şehirdi, Eskişehir daha çok kentti. Taşra noktasında düşündüğümüzde de Tokat’ın taşrası ile Bilecik’in taşrası birbirinden farklı özellikler gösteriyordu. Buralarda ortak olan bir nokta vardı: Sözün hâlâ değerli olması, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde sözü merkeze alan bir yaklaşım içinde bulunmaları. Bu benim için çok önemliydi. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için su yatağı oluşumu gibi bir şey oldu. Bir akış için bana imkânlar hazırladı.

Mezkezdeki edebiyat tartışmalarını izleyebildiniz mi?

Bir dönem yaklaşık 5 yıl dergi ve gazete takip etmedim. Bana çok anlamlı gözükmedi. Fakat yedi sekiz yıldır epey bir ümitliyim. Türk şiiri, Türk edebiyatı iyi bir noktaya gidebilir. Ama bir metal yorgunluğu göstermezse. Bu metal yorgunluğu şudur: Uçaklar uçuşa çıkarmış, dışarıdan bakıldığında bir arıza yok; ama uçuştan kısa bir süre sonra düşermiş. Uçmaktan dolayı gelen bir yorgunluk oluşurmuş. Böyle bir yorgunluğa girme tehlikesi olabilir. Türk şiirinin bu tehlikeyi de atlatabileceğini düşünüyorum.

Son dönemde edebiyat dergilerinde yer alan “Şiir ölüyor mu, şiir geri mi çekiliyor?” tarzı soruşturmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten Türk şiiri endişe duyulacak bir durumda mı?

Türk şiiri endişe duyulacak durumda değil, tam tersine çok sıkı donanım içinde. Ve doğrusunu söylemek gerekirse ben şairlerimizi tutuyorum. Şairlerimiz iyidir. Kimisi şairliklerinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kendilerini hakan veya çar gibi görebilirler. Ama şiirimiz iyi yolda.

Son dönemde çok tartışılan “80 şiiri” konusunda ne düşünüyorsunuz? Tartışmalara ilişkin ne söylersiniz?

80 şiirinin şiirimizde iyi bir damarı temsil ettiğine inanıyorum. Şiirimize bir açılım imkanı sağladı. O dönemden sıkı ve iyi şairler çıktı diyebiliriz; Necat Çavuş, İhsan Deniz, Mehmet Ocaktan, Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Adnan Özer, Osman Konuk, Osman Hakan. Bu kötü bir fotoğraf değildir. Bu dönemselleştirmeler ne kadar doğru bilmiyorum; ama 80 şiiri, şiirin kendi ölçütleri içinde değerlendirilebilmesinin, tekrar edebiyatın ve sanatın ölçütleriyle ele alınmasının önemli bir durağıdır.

Bir yazınızda “Ben şiirden kaçıyorum, öyle uzaklaşıyorum ki şiir beni kaçtığım ilk lahzanın sferinde yakalıyor.” diyorsunuz. Şiir tarafından ihmal edildiğiniz anlar olmadı mı?

Kimi şairler şiirlerini bitirdiğinde keyiflenirler. Bu iyi bir şeydir. Ama şiir benim için belirli bir ölüm özelliği gösterir. Bir şiiri noktaladığımda ben tükeniyorum. Bu tükeniş de bana acı veriyor. Ama bu kaçışların hemen her defasında yakalanıyorum. Şiir yazmaya başladığım ilk beş yıl boyunca şair olduğumun farkında değildim. Hep şiirden kaçmak isterdim. Yazamayabilseydim yazmazdım; yazmaktan kaçamadım. Küpün iyisi aslında sızdırmayanıdır. Biz sızdırmama özelliğini gösteremedik.

Peki şiir yazmasaydınız ne olurdu?

Çok kötü olurdu. Bir hayatım olmazdı sanıyorum. Ben anların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve bu şiir anları çok damıtılmış anlardır. Bunları yaşamamak benim için -acı vermesine rağmen- hayatımın alabildiğine anlamsız bir noktaya kaymasını getirebilirdi. O zaman kendime ve başkalarına zarar verebilirdim. Şiir benim için hem sığınak oldu, hem sağanak oldu diyebilirim.

Şiirinizi besleyen kaynaklardan bahsetsek…

Ben güzel bir çocukluk geçirdim. İlk dokuz yılım Mihalıççık’ta geçti. Daha sonra Eskişehir’e geldiğimde çok canlı bir edebiyat ortamı vardı. Altıncı sınıftan itibaren yaklaşık bir altı-yedi sene çok yoğun ve sıkı okudum. Ahmet Kot’un kütüphanesi emrimdeydi. Burada bir kütüphane devirdiğimi hatırlıyorum. Alberto Moravia’dan Kemal Tahir’e, Şeyh Galip’ten Sezai Karakoç’a kadar çok ciddi bir beslenme içindeydim. Hem Doğu hem Batı klasiklerini bu dönemde okudum. Eskişehir’deki çevre benim için büyük bir avantaj oldu. Bu dönemde Atasoy Müftüoğlu’nu, Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Ebubekir Eroğlu’nu keşfettim. Daha orta ikinci sınıftayken, 1984’te ilk romanımı çıkarmayı düşünürdüm. Fakat şiir oldu, iyi ki de şiir olmuş.

Daha sonra İstanbul’a geldiniz...

Önce 1979’da geldim. Bu dönemde çevrem edebiyatın içindeydi. 82’de gelişim, Yönelişler dergisine denk düştü. Yazdığım ilk şiir ‘Batıda Kan Var’ yayınlandı. İlk üç şiir çıktıktan sonra ‘Tamam artık ben artık yazmayayım, yazmadan da daha iyi bir şekilde yaşayabilirim’ dedim. Fakat ilk üç şiirden sonra şiirden kaçamadım.

Şiirinizde yoğun bir aşk ve lirizm var.

Ben bunun farkında değildim, İhsan Deniz söyledi. İlk kitabım ‘İntihar İlacı’ çıktığında bu kitabın atmosferi dışında bir şiir vardı, ‘Yağmurlu Prenses’ diye. Ben de o damarı kazmaya devam ettim.

Hüseyin Atlansoy nasıl anılmak ister?


Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim. Ve sıkı bir şair olarak anılmak isterim.

röp: murat tokay, kitapzamanı, 2 mart '06